Yeni Ülke yazarlarından Serhat Bucak’ın, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile yaptığı röportaj:
SERHAT BUCAK: Türkiye’nin bugünlerde gündeminde olan Uğur Mumcu’nun arabasına bomba konularak öldürülmesi olayı ile ilgili görüşlerinizi açıklar mısınız? Ve bir de Uğur Mumcu’nun ölümünden sonra basında çok polemik konusu olan bir kitap hazırlıyormuş, bu kitapta PKK-MİT ilişkisi üzerinde duruyormuş. Kamuoyunun gündemine giren bu konuya da açıklık getirir misiniz?
ABDULLAH ÖCALAN: Gerçekten basın-yayını incelediğimizde son günlerde PKK ve benim konumumla ilgili gelişmeler basının gündemini işgal ediyordu. M. Ali Birand’ın kitabı bir ayda sekiz baskı yapıyor, Yalçın Küçük ile yaptığımız röportajın videobantları ve belgelerine havaalanında el konuluyor. Kendilerine göre istedikleri bir biçimde kırparak yayınladıkları televizyon programı kamuoyunun giderek artan ilgisiyle defalarca yayın programına alınması ile gündemi gerçekten PKK ve APO sorunu doldurdu. Tartışma açtırdı. Şüphesiz psikolojik savaş uzmanları, yaptığımız röportajı kendilerine uygun bir biçimde cımbızlayarak, bizim imajımızı çarpıtarak verdi sevgili halklarımıza. Bunu yapmakla bizi kötü göstereceğini ve kan kaybına uğrayacağımızı sandılar. Yalnız kullandıkları silah ters tepti. Türkiye kamuoyu PKK ve Kürt gerçeğini yakından ve birinci elden öğrenmek istiyor. Bunun için de ilgi merkezi oluyoruz. Tam da bu sırada Uğur Mumcu cinayeti büyük bir gürültüyle ve cenaze merasimi dolayısıyla bıçakla keser gibi her şeyi kesip attı, gündemi işgal etti. Buna benzer bir gelişmeyi de Sayın M. Ali Birand ile 1988 yılında yaptığımız röportaj dolayısıyla yaşadık.
Çok iyi hatırlıyorum, bu röportaj gündemi tümüyle işgal etmişti. Milliyet gazetesini bulabilmek için insanlar şafaktan kuyruğa giriyorlardı. Türkiye kamuoyu yıllardır kendisinden saklanmak istenen PKK ve APO’yu direkt Abdullah ÖCALAN’ın anlatımları ile öğreneceklerdi. Basından izlediğim kadarıyla, Özal’ın Atina’dan dönüşünde uçakta iken, yayının durdurulması için yetkililere emirler vermiş, röportaj aniden kesilmiş; M. Ali Birand hakkında soruşturma açılmıştı. Hemen arkasından ANAP Kongresi’nde Özal’a suikast girişiminde bulunuldu. Gündem bir anda Özal konusuna dönüştürüldü. Suikastın perde arkası da açıklığa kavuşturulmadı. Buna benzer gündem saptırmaları daha sonra da karşımıza çıktı.
Ben kendi deneyimimden bunu çok iyi biliyorum. Ne zaman ki Türkiye kamuoyu gerçekleri görmeye, doğruları tartışmaya başlıyor, o zaman şok edici bir olay yaratılıyor ve kamuoyunun gözleri başka bir tarafa yöneltilip, tartışmanın yoğunlaştırılması önleniyor. Uğur Mumcu cinayeti, eşi ve Kemalist kalemler tarafından şüphesiz bize de mal edilmek istendi. Hayır, kesinlikle bizim bu ölümle bir ilişkimiz yoktur. Uğur Mumcu yazılarında PKK’ye ve çok haksız bir biçimde tek taraflı olarak bana saldıran bir gazeteciydi. Hiçbir zaman PKK’nin kaynaklarına başvurmadan, bize danışmadan aleyhimize her türlü değerlendirmeye girme hakkını kendinde gören bir kişiydi. Çok yönlü araştırmacı olduğuna dair çok şeyler yazıldı, övgüler dizildi hakkında, ama gerçekten çok yönlü bir araştırmacı değildi. Onun MİT’in bazı saptamalarını gözlemleyerek, köşe yazarlığı biçiminde yansıtmaktan öteye yerine getirdiği bir işlevi yoktu. Aslında o bir MİT sözcüsüydü bana göre; ama Kemalist bir tarzda sözcüydü, ciddi bir araştırmacı niteliği yoktu.
Hemen belirteyim özellikle ’80’ler sonrasında ve daha önce de devrimci sol hareketlere ve bilimsel sosyalizme yönelmesi çok yoğundur, iğdiş edilmiş, sözde bir demokratik sosyalizme yandaş, ama sosyalizm ile ilgili ne varsa tokatlıyordu. Tüm gücünü kullandı, dünya çapındaki anti-sosyalist bir kampanyanın Türkiye’deki parçasıydı. Devletten aldığı belgelerle ‘Kaçakçılık’ üzerine epeyce yazılar yazdı. Tamamen devletçi bir görüş açısıyla kaleme alınan yazılardı. Daha sonra Türkiye’nin gündemini biz işgal etmeye başlayınca tüm gücüyle Kürtlük üzerine -devlet arşivine dayalı olarak- araştırmaya ve esas itibarıyla da PKK’nin başarıya ulaşamayacağına dair her türlü karalamayı esas alan bir yöntemle saldırıya geçti. Kürt hareketini şaibeli göstermekten tutalım ki bir yerde bakıyorsun Marksist-Leninistlikle suçluyor, bir yerde bakıyorsun aynı hareketimizi Amerikan işbirlikçisi olmakla suçluyor, böylesine ipe-sapa gelmez, “çamur at izi kalır” cinsinden ne varsa söylüyordu. Araştırmacıymış ama bir tarafın görüşlerine değinirken, diğer tarafın görüşlerine değinme gereği duymuyordu. Çok ucuz bir propaganda ile PKK’yi en çok saptırarak yansıtmak isteyen bir kişilikti. Ve hatta son zamanlarda birinci plana geçmişti. Nitekim öldürülmeden önce hazırladığı kitabın ‘PKK-APO-MİT’ ilişkisinin üzerine olduğu söyleniyor. Sözde epeyce belge toplamış, önemli sonuçlara ulaşmış ve hatta vurulduğunda “acaba bu araştırma nedeniyle suikastın PKK ile ilişkisi olmaz mı” biçiminde bir spekülasyona da konu teşkil etti.
Tekrar belirteyim ki, araştırmadan ziyade PKK ve APO’yu karalamanın ayrı bir versiyonu, televizyonlarda fazla başarılı olamayınca bunu öne sürdüler, üstelik bir de solcu geçiniyor ya. Kemalist ağzıyla, yani Cumhuriyet gazetesinin sütunları kâfi gelmeyince, kitaba dönüştürerek daha da tırmandırmak istedi. Şimdi kim vurdu, nasıl vurdu, benim açımdan bu kadar önemli değil, ama gittikçe işaretlerin Hizbullah’a yöneldiği görülüyor. Hizbullah’ın iki kısımdan ibaret olduğu; İran yanlısı Hizbullah, MİT yanlısı Hizbullah. Bu konuda bizim de biraz bilgilerimiz var. Batmanda merkezileşti ki yalnız 92 yılında bu Hizbullah adı altında geliştirilen kontrgerillanın katlettiği 150’yi aşkın yurtsever biliyoruz. Kürdistan’da PKK mücadelesinden zarar görmüş kesimleri alıp eğitiyorlar ve yine işsiz kesimlere dolar, mark, araba ve silah vererek bu işsiz kesimi örgütlüyorlar. Bu işsiz kesim de Kürdistan’da çoktur. Bunları tetikçi olarak eğitiyorlar. Kontrgerillanın şehir korucuları diyebiliriz bunlara veya kelle avcıları da diyebiliriz. Bunlar özellikle şehirlerde gelişen serhildanlar ve basın-yayın alanına yönelik eylemlerde yoğunlaşıyorlar. Direkt polisin katliam yapması TC’nin iç ve dış politikaları açısından yarar getirmez ve birçok özel savaş biçimi şimdi uygulandığı gibi, bu kelle avcıları tarafından uygulamaya konuluyor.
Bu özel savaş taktiğini El Salvador’da, Nikaragua’da ve birçok ülkede de görüyoruz. Bu temelde işler görüyor. Bunun Kürdistan’da da uygulanış biçimi Hizbullah’tır. Bu konuda bir İran faktörü vardır. İran, hiç şüphesiz Hizbullah tipi örgütlenmeleri birçok Müslüman ülkesinde geliştirmek istiyor. Fakat Hizbullah tipi örgütlenmeler İran açısından daha çok Batı tipi rejime, kültüre yöneltiliyor, dolayısıyla eğer tam İran’a bağlı olsaydı Kemalistlere yönelmeleri gerekirdi. Devleti korumada farklı modellere sahip olmalarından ileri geliyor. Asıl amaç buydu. Bu arada bolca PKK ve APO adı da söz konusu edildi, halen her gün değişik biçimlerde basın-yayın organlarında işleniyor, aynı yaklaşımın sonuçlarıdır. Yani PKK’nin başarılı, görkemli gelişimi, yine APO önderlik olayını çarpıtmak açısından bu propagandalar daha yoğunca psikolojik savaşın bir boyutu oluyor tabii.
Uğur Mumcu’nun bu kitabı tamamlamasını isterdim ve yine bekliyorum, bu kitabı kim bir an önce düzenleyip yayınlayacak. PKK oluşumunun başlangıcında, bu çağdaş Kürt hareketine dayatılmak istenen provokasyon, komplo, teslimiyet ve saptırma taktiğinin bir benzerinin dayatılmak istendiğini ilgili soruda belirtmiştim. Bu konuya biraz daha açıklık getirmek gerekebilir. Gerçekten PKK gibi bir örgüte MİT’in içten ve dıştan yönelmemesi düşünülemez. Hatta ilk günlerde Uğur Mumcu’nun da yakalamak istediği, MİT, PKK’ye nasıl yerleşti, bu nasıl bir ilişkiydi ve MİT neden başarısızlığa uğradı. Bunu açıklamayacak, ama sanki MİT sayesinde PKK güç kazanmış gibi bir imaj yaratmak istiyordu. Hâlbuki bu güç kazanma olayı PKK’nin doğru politikasından kaynaklanan ve MİT’i de feci başarısızlığa uğratan yaklaşımından ileri gelmektedir. Yine hemen belirtelim ki, C. Arcayürek’in ta 1978 de Hürriyet’te yayınlanan bir yazısında -ki sonradan 12 Eylül’e nasıl gelindi diye bir kitapta yayınlandı- ‘MİT büyük bir gaf işledi, yılan bir karış iken bir askerimiz potinini kaldırıp ezebilirdi. Ama yaptığımız büyük gaf işte yılanın büyümesine neden oldu, şimdi karşı koyamıyorlar’ diyor. Bir başka yazısında ‘APO elimizin içindeydi -ki buna zindan tanığı yoldaşlar var- birden bire elimizden nasıl kaçırdık’ diye hayıflanıyor. İşte yine Uğur Mumcu ölmeseydi on gün sonra görüşeceği Baki Tuğ’un “Onbeş yıl ceza verecektim. Üzerimde baskı kurdular, bu cezayı vermedim”. İşte bunlar kimlerdir? Pilot kimdir? Kesire kimdir? Ali Yıldırım kimdir sorularını sora sora, sözde PKK’nin gelişmesinin gerçekten nasıl olduğu değil de, kendine göre kuşkulu bir imaj altında sunmayı hedefliyor.
Ben bu olayların hepsini rahatlıkla açıklayabilirim. 1972 Nisan’ında Mahir Çayan’ın Kızıldere’de katledilmesini protesto etmek için Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ilk boykotu biz gerçekleştirdik. 12 Mart faşizmine karşı böyle bir başarılı eylemimiz oldu. Bizleri daha sonra gözaltına alıp sorguladılar ve 7 Nisan’da da tutukladılar. O zaman sıkıyönetim savcısı hakkımızda yedi yıla kadar cezalandırılma isteği ile dava açtı. Fakat Fehmi ismindeki faşist bir tanığın haricinde benim aleyhimde ikinci bir tanık yoktu. İkinci bir tanık aradılar bulamadılar. Bir tanığın ifadesi ile de 7 yıl ceza veremezlerdi. 7 ay civarında tutuklu kaldım, sonra salıverdiler. O zaman herhangi bir örgüte üye değildim, hiçbir örgütsel ilişkim de yoktu. Bu olayın özü böyledir. Ama ellerinden kaçırmışlar, ona öfkeleniyorlar, öfkelendiği içinde Baki Tuğ İle bol bol sohbet ediyorlar. Uğur Mumcu neden o zaman daha büyük bir ceza vermediniz diye çıkışıyor.
Yine Pilot olayı var. Pilot’un gerçek ismi Necmettin Kaya. Pilotluktan istifa etmiş, Türk Hava Kurumu ve Türk Kuşu’nda çalışmış, sonradan Siyasala kaydını yaptırdı, bizi izlemek için. Namık Kemal Ersun’un darbe teşebbüsünden iki gün önce bunu tespit ettik. Başlangıçta da ihtiyatlı yaklaşıyorduk. Her gün bizi izliyordu bol para harcıyordu. 5 Haziran milletvekili seçimleri vardı 1977’de. Namık Kemal Ersun’un darbesi de 3 Haziran’da olacaktı. Bu basına da yansımıştı. Namık Kemal Ersun, Fahri Korutürk tarafından resmen emekliye sevk edildi. O akşam Pilot kalacağım yerleri tespit etmeye çalışıyordu. Kemal Pir eve gelirken yolda tabancası İle yakalanıyor. Ben o akşam Tuzluçayır’da değişik bir yere gidiyordum. Mustafa Karasu’nun kaldığı eve baktırdım, dört tarafı sarılmıştı, o eve gitmedim sabaha kadar değişik yerlerde gezdim. Pilot sabaha kadar beni arar, bir ajan provokatör olduğunu tespit ettik ve tespit ettiğimiz için de hemen karşımıza almadık. Tabii biz enayi değiliz. Diyarlar ki, APO demiş bu bizim emniyet subabımızdır. Evet, tekrar söylüyorum; O’nu emniyet subabı gibi kullanmayı denedik ve tekrar bize yanaştı. Özellikle şu soruyu soruyordu. “Sen nerede kalacaksın?” Kesin verdiğim imaj, ben 78 sonunda Ankara’ya geleceğim, bir evlilik olayı vardı Kesire denilen bayanla. Bana “Sen ev tut” zaten ev tutmuş, altın alıyor, buzdolabı alıyor ve her gün ziyaret ediyor evi ve bana diyor ki “Her şey tamam abi” bende tamam diyorum. MİT’e verdiği rapor kendisi -zaten Özel Harp Dairesi’ne bağlıydı- APO bu kış sonu Ankara’ya gelecek sözde 6 ay öncesinden bu işi garantiye alıyor. Benimde verdiğim izlenim aslında bu temeldedir. Ayrıyeten basın-yayın faaliyetlerine ağırlık vereceğiz. O zaman bana diyordu ki, “Babamın tarlalarını sattım, benden iki yüz bin lira”, iyidir diyordum. Hazırlanan böyle bir senaryoyu da uyguladık ve oldukça etkili oldu. Giden raporlar, 78’de MİT’i büyük bir yanılgıya itmiştir.
Uğur Mumcu’da keşke sağ olsaydı da bunu kendisine anlatsaydım. Araştırması son derece etkili olurdu oma gelmiyordu. Bana sormaya yanaşmadı. Kısaca Namık Kemal Ersun’un darbe girişiminden itibaren biz bunun kimliğini açığa çıkarmıştık. Çok önemli bir görev biçimidir. Hemen bunu cezalandırmak yerine böyle davranmak en akılcı yöntemdir. Günlük olarak bizi kontrol ediyor. Bunu yanıltıcı bilgilerle yönlendirmeyi çok isabetli bulduk ve ’77 Haziran’ından ’78 sonlarına kadar bu böyle devam etti. Diyebilirim ki, Özel Harp Dairesi’ne bağlı bir kişi olarak önemli bir yanılgıya yol açmada kullanıldı. Ama şunu da belirteyim: Pilot’tan önce bir Abdurrahman Ayhan dediğimiz kişi daha vardı. O da Ağrılıydı ve Pilot’un da O’nun kanalıyla bize katıldığını belirtmeliyim. Abdurrahman’ın kendisi de siyasaldaydı. Bizim hareketin bir üyesiydi. Bir süre sonra şöyle bir durumla bizi karşı karşıya bıraktı; “ya bir yayın organı etrafında örgütlenme geliştireceğiz, ya da ben bu hareketi böleceğim.” Böylece bu Kawa’cılık biçiminde daha sonra ortaya çıkan bir girişime de öncülük etmek istedi. Hatta bize bu tehditi bile savurdu. 77’nin başlarında eğer biz bu yöntemi terk etmezsek, 3 ay sonra duman olacağız, yok olacağız diyordu. Ki; bu çok somut bir tehditti. Bu nereden bunu söylüyor, nereden çıkarıyor bunları diyorduk. Ve Haki Karer gerçekten tam üç ay sonra Mayıs’ın 18’inde bir komplo ile katledildiğinde biz tehlikenin ne kadar büyük olduğunu gördük. Gerçekten tam üç ay sonra gerçekleşiyor. Ve hatırlıyorum ben bir çay bardağını bile elimde tutamıyorum, çok korktuğum için değil de hareketimizin başına imhanın dayatıldığını hissettiğim içindir.
Tabii Abdurrahman bu amacına ulaşmayınca ayrılmak zorunda kaldı. Kawacı girişime ön ayak olmak istedi. Tabii böyle bir bölücülük olayından sonra bizde barınması mümkün değildi. Onun yerine Pilot geçirildi. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne 608 puanla kaydı yaptırıldı. Yine bize getirdiği belgede hukuk dışı bir görüşle hava kuvvetleri pilotluğundan atıldığını söyledi. Bu yolla kendini ispatlamak istiyordu. Kürt olduğu İçin atıldığını söyledi. Tabii ihtiyatı elden bırakmamakla birlikte, yürümenin yararlı olabileceğine inanıyordum. Dürüst çıksa ne ala, dürüst çıkmasa da yararlanılabilir düşüncesi bizde hâkimdi. Ve bu, bizi birkaç eyleme de çekmek istedi, bazı muhtemeller vardı, özellikle Kemal Pir ile bazı militan arkadaşları harcamak istiyordu, peşinde kişiler vardı. Bu yöntemi de denedi, fakat en fazla beni hedefliyordu. İşte giderek Kesire, Ali Yıldırım aile ilişkisine kendisini olabildiğine daldırdı, epey yatırım yaptı bu konuda, sonuçta dediğim gibi Namık Kemal Ersun darbesinin olacağı gece aslında bizim tasfiye günümüzdü. Eğer bu darbe başarılmış olsaydı, biz sabaha kadar bitirilmiştik, bu darbenin başarıya gitmemesi PKK’nin tarihinde çok önemli bir dönüm noktasıdır. Çok kişi bu noktayı bilmez, ama ben ilk defa böyle derli toplu açıklıyorum.
Namık Kemal Ersun’un da Türkeş’le bağlantısı biliniyor. Yine özel savaş generali sağ bir general olduğunu herkes bilir. O dönemdeki cumhurbaşkanı tarafından resmen emekliye sevk edildiğini de biliyoruz, dolayısıyla polisin ve Pilot’un takibinden bu sefer sıyrılmamıza yol açtı. Tekrar vurgulayayım, yani tümüyle mi? Hayır biraz onu saptırarak. Çünkü odamın elindeki yetki hemen bizi vurma biçiminde değil, takip, günlük takip etme biçiminde. Bizim Doğan diye bir arkadaşımız vardı, bu olayı çok açıkça söyledi. “Günlük olarak kontrolümüzdeydi” diyor. Beni 77’den itibaren günlük takibe aldıklarını iyi biliyorum. Bizimde takibe karşı yarı bilinçli, yarı hissi bir biçimde almış olduğumuz bir yaklaşım vardır. Şimdi çok söz konusu ediliyor, işte Ali Yıldırım bu süreçte niye emniyete gidiyor. İşte bizim o aileye bağlı olduğumuz iddiasıyla bunların ileride devlet için çalışılacağını, dolayısıyla fazla bize yaklaşılmamasını söylemiş. Sanıyorum diğer geliştirilen bir tez de budur. Şimdi böyle bir kişiliğin Kesire diye bir kızı var. Aslında bizimde ilişkilerimiz oldu. Hatta evlilik de diyebileceğimiz bir ilişkiydi, fakat daha sonra hem parti içinde, hem de dışında üzerinde çok durulduğu için söyleyeyim; senaryo niyetiyle giriştim diyemem. Dürüsttüm, bir işbirlikçi aileden de gelse rahatlıkla bu kişi devrimci olabilir inancındaydım. Tabii Şeyh Sait isyanından, Dersim isyanından beri bu aile, Kemalist bir aile hem de önde gelen Kemalist bir aile. Kemalist’tir diye, devrimci çıkmaz demiyorum. Kazanılırsa iyi bir devrimci olabilir, yaklaşımımın özünde bu vardı. Zira olmasa da varsayalım ki bu ailenin devletle ilişkisi var, bu bağı varsa ve bu bağla bizi etkilemek istiyorlarsa, bizimde bazı tedbirlere girişeceğimiz anlaşılırdır. Dolayısıyla ister dürüst çıksın, ister çıkmasın bu ilişkiden fazla zarar görmeyeceğimizi, bilakis bazı siyasi sonuçlara ulaşacağımızı daha o zaman kestirebiliyordum ve ısrarlıydım. Tabii bu bayanın dürüst olmasında da ısrarlıydım, bayanın dürüst olmasına çok büyük özen gösterdim. Ciddiydim, hem kazanmak açısından hem de Kemalizm’den uzaklaştırıp, özellikle Kürdistan gerçeğiyle bütünleştirme açısından bir inadı, kendine göre bir yaklaşımı vardı. Bu ilişki büyük bir çekişme altında geçti.
