HAYRİ DURMUŞ– Bunu mahkeme heyetinin böyle kabul etmesi gerekir. Yani biz bugün kalkıp da belgelerimiz şunlar bunlar diye ortaya sürecek imkân ve olanaklardan yoksunuz Ama bu belgelerden çeşitli tarihçiler tarafından derlenmiş broşürler, kitaplar vardır. Dedim, biz bunları okuduk, değerlendirdik. Kaldı ki…
DURUŞMA HÂKİMİ– Hangilerini okudunuz?
HAYRİ DURMUŞ– Demin belirttim. Bu konuda Kürtlerin kökeniyle ilgili bir iki kitap okudum. “Kürdistan Üzerinde Mücadeleler” olarak…
DURUŞMA HÂKİMİ– Yazarı kimdi bunun?
HAYRİ DURMUŞ– Kürtlerin kökeniyle ilgili Nikitin’in bu konuda vardır. Bunun dışında: çeşitli tarihçilerin ve siyaset adamlarının hazırladıkları Kürdistan üzerindeki mücadeleleri veya çeşitli aşamalardaki mücadeleleri dile getiren belgeler niteliğinde olan yazılar vardır Dün arkadaşım da değindi. ”19’uncu yüzyılda Kürdistan üzerinde mücadeleler” diye bir broşür var. Bunu okudum. Bunun dışında, yine “Çağdaş Kürdistan tarihi” diye cumhuriyet döneminde Kürdistan’daki uygulamalar ve Kürdistan’ın durumunu anlatan kitabı okudum. Ve bunun gibi daha pek çok broşür: “Doza Kürdistan” diye bir broşür yine elime geçti. Bunu da okudum Bunun dışında özellikle Abdullah Öcalan arkadaşın bu konuda geniş araştırmaları ve kendisinin bir tarih anlayışı vardır. Aslında Kürdistan’a bakış anlayışı vardır Bu Serxwebûn’da esas olarak, yani temel hatlarıyla yer almaktadır. Bu arkadaştan bizatihi dinlediğimiz ve öğrendiğimiz pek çok şey vardır. Ve bütün bunlardan başka, bizce daha çok önemli olan mevcut koşullardır. Objektif durumdur. Yani Kürdistan’da bulunuyoruz bugün. Ve ortada objektif bir durum söz konusudur. Kürtlerin bizatihi varlığı, Kürt toplumunun Türkiye’deki toplumsal yapıdan, kültürel, sosyal yönlerden farklı yanları açıkça görülmektedir ve bizler de bunu görmekteyiz.
DURUŞMA HÂKİMİ– Nerede, farklılık nerede? Kültürel yönden farklılık nerede oluyor?
HAYRİ DURMUŞ– Şimdi bu farklılığın inkârı, bilmiyorum yani, nasıl mümkündür?
DURUŞMA HÂKİMİ– Hayır, nerede farklılık var kültürel yönden? Farklılık nerede?
HAYRİ DURMUŞ– Şu var, örneğin özellikle Ortadoğu’da İslamlığın gelişmesiyle birlikte ortak ananeler, gelenekler gelişmiştir. Ve Kürtlerle Türkler de uzun süre yan yana yasadıkları için aslında pek çok adet ve gelenekleri birbirine karışmıştır, ama halâ farklılığını koruyan şeyler de vardır. Ben burada tek tek sıralamaya gerek görmüyorum yani. Hani kültürel değerler olarak kabul edebileceğimiz çeşitli ananeler, gelenekler: farklı ananeler ve gelenekler vardır ve bunları uzun boylu anlatmak mümkün; ama şu anda ben gerek görmüyorum.
Bir dil hususu vardır. Burada siz üzerinde duruyorsunuz. Birkaç dilden oluşmuş bir dil nasıl bir dil olarak kabul edilebilir biçiminde bir şey kullanıyorsunuz. Ben bunu kesinlikle reddediyorum. Ortada bir dil vardır. Yani bunun inkârı mümkün değildir. Biz pekâlâ anlaşıyoruz. Burada siz Türkçe bilmeyen birkaç kişiyi anlaya bilmek için, binlerce kilometre uzaktan. Doğubayazıtlı bir eri getirip burada tercüman olarak dinlettiniz, ifadesini aldırdınız. Birbirinden yüzlerce kilometre uzakta olan insanlar, hiç ilişkide olmadığı, canlı bir ticaret şeyine bile girmeyen bir dili kullandıkları halde, aslında yok edilmeye terkedilmiş bir dili kullandıkları halde pekâlâ anlaşabiliyorlar.
DURUŞMA HÂKİMİ– Bu dili neden Kürtçeye mal ediyorsun? Bu dilin %90’ı Farsça, %10’u Acemce, bilmem ne. Yani hangi kelimeleri Kürtçe de, Kürt dili diye ortaya çıkıyorsunuz?
HAYRİ DURMUŞ– Şimdi, millet olarak, biz esas olarak Acemlerle…
DURUŞMA HÂKİMİ– Arapçadan al. Farsçadan al, İngilizce ’den al, Kürtçe diye ortaya bir dil çıkart.
HAYRİ DURMUŞ– Bu durum böyle değildir. Çeşitli diller birbirine yakındır. Siz eğer Fransızcayı, Almanya’yı ve İngilizceyi iyi biliyorsanız veya belirli ölçüde bilginiz varsa bu konuda, bileceksiniz ki, Fransızca ve Almanca karşılaştırıldığında veya Almanca ile İngilizce karşılaştırıldığında gramer hemen hemen aynı olduğu gibi, pek çok kelime de birbirine çok benzemektedir. Yani bir telaffuz farklılığı var adeta.
DURUŞMA HÂKİMİ– Siz bu hususta araştırma yaptınız mı? Dil hususunda?
HAYRİ DURMUŞ– Bilgim vardır. Ben özel dilci değilim; ama bu konuda bilgim vardır. Bu hususta okumuştum. İngiliz dilinin üzerine çalışmalar yapmıştım. Örneğin Hacettepe Üniversitesinde 1 sene İngilizce okudum. Gramerini biliyorum. Kürtçenin gramerini de biliyorum. Farsçanın gramerini de biliyorum. Türkçe üzerine de çalışmam olmuştur. Türkçe gramerini de biliyorum.
Bir defa esas olarak Kürtçe ile Türkçe arasında gramerik bir ayrılık vardır. Yani cümlelerin kuruluşunda temel olan, dilde esas olan gramerdir ve Kürt dilinde belli bir gramer söz konusudur. Bu da batı dillerine benzemektedir.
DURUŞMA HÂKİMİ– Farsça ile karşılaştırdınız mı?
HAYRİ DURMUŞ– Farsça ile benzerliği şudur. Ben şunu söyleyeyim. İngilizce ile de benzerlikler arz etmektedir. Kürtçe gramer olarak hemen hemen çok az bir farklılık vardır. Çünkü Batı dil grubundandır esas olarak. Yani Batı dil grubuna bu konuda çok benzemektedir Kürtçenin gramerik durumu. Farsça ile ise çok daha büyük yakınlığı söz konusudur. Çünkü biz millet olarak, yani Kürtler tarihi boyunca Türklerle yan yana yaşadıklarından çok daha fazla Perslerle veya İranlılarla yan yana yaşamışlardır. Ve hatta Perslerle aynı soydan geldiklerinden dil benzerlikleri, kelime benzerlikleri doğal olarak çok daha fazladır ama bu hiç bir zaman Perslerle Kürtlerin aynı olduğu veya Kürtlerle Perslerin ortak bir dil kullandığı, Farsçayı kullandığı şeyine götürmez.
Ben bu hususu daha fazla derinleştirmekten yana değilim; ama objektiftir, açıktır. Bunun inkârı mümkün değil: ama gelişmemiştir, körelmiştir, pek çok kelimesi unutulmuş veya çeşitli dillerden kelime almıştır. Bu konuda benim iddiam yoktur. Çok güçlü bir dildir veya şöyle bir dildir, böyle bir dildir; övmeye gerek görmüyorum yani; ama ortada bir dil söz konusudur. Grameriyle, şuyuyla, buyuyla açıktır.
DURUŞMA HÂKİMİ– Şimdi, geçelim.
HAYRİ DURMUŞ– Bir husus kaldı. Ona da değineyim. Bir de Hareketimizin zorbalık yaptığı, halkı göçe zorladığı biçiminde iddialar vardır. Burada arkadaşlarım üzerinde uzun uzun durdular. Ben de bu konuya bir iki şeyle değinmek istiyorum. Arkadaşlarım beni tatmin etmedi. Bu konudaki açıklamaları yetersiz buluyorum. Onun için şunu söyleyeyim. Halk göçe zorlanmıştır. Bu doğrudur; ama halk ne zamandan beri göçe zorlanmıştır?
Kimi dönemlerde halk bizatihi mecburi iskâna tabi tutulmuştur. Örneğin denilmiştir ki, şu, şu, şu aşiretler şu yöreye gitsin. Bu, Sultan Hamit döneminde de yapılmış, cumhuriyet döneminde de yapılmıştır. Kimi zaman olmuştur, halk göç etmek zorunda bırakılmıştır. Yani resmi olarak sen şuradan kalk şuraya git denilmemiştir belki; ama adeta buna zorlanmıştır. Ülkemizde yüz yıllardır sömürgeci politika uygulanmaktadır. Bu, Safevi İmparatorluğu tarafından uygulanmıştır. Bu, Osmanlığı İmparatorluğu döneminde uygulanmıştır. Daha sonra bu Ortadoğu’da meydana gelen çeşitli devletler tarafından, örneğin Türkiye Cumhuriyeti tarafından da uygulanmıştır ve ülkemizde esas olarak yerleşik bir ekonomi düzeni oluşturulmuştur.
İddiamız şudur: Talan ekonomisi geliştirilmiştir ülkemizde. Yani ülkemizde, gerek sermayenin yatırılması biçimi olsun, gerek yolların döşenmesi biçimi olsun, gerek çeşitli alanlarda üretime geçiş olsun, bunların tümü kaynaklarımızın alınıp götürülmesine yöneliktir. Dikkat edilirse yolların döşenmesinde bu durum açıkça görülecektir. Ülkemizdeki çeşitli yeraltı ve yerüstü zenginlikleri nasıl götürülüyorsa bu yolların da ona göre döşendiği ortadadır. Örneğin Hakkâri’ye yol gitmezken, Cizre’ye bilmem birkaç koldan asfalt yol gitmektedir.
DURUŞMA HÂKİMİ– Niye Hakkâri’ye yol gitmesin? Hakkâri’yi gördün mü sen?
HAYRİ DURMUŞ– Tamam yoldan yola fark var yani.
DURUŞMA HÂKİMİ– Hayır, gördün mü Hakkâri’yi sen?
HAYRİ DURMUŞ– Evet, gitmişim.
DURUŞMA HÂKİMİ– Ne zaman gittin?
HAYRİ DURMUŞ– Yakın tarihlerde. 1-2 sene önce gitmiştim, ama yani yol yok derken, Hakkâri’nin bizatihi kendisini değil, bütün yöre olarak kastediyorum, pek çok yere yol gitmezken Cizre’ye iki-üç koldan yol gitmektedir, asfalt yol gitmektedir. Yani bundan kastım şudur; esas olarak ülkemizde inşa edilmek istenen ekonomi kaynaklarımızın götürülmesine yöneliktir. Böyle olunca, elbette halk bir defa kendiliğinden adeta göçe zorlanmıştır. Kaynakları götürülsün, zaten topraklar büyük ölçüde ağaların, beylerin elinde bulunmaktadır. Bu durumda halk geçimini nereden sağlayacaktır? Doğal olarak Çukurova’da, İstanbul’da, İzmir’de hatta Almanya’da bu şekilde göç etmiş, gurbetlik olmuş yüzbinlerce insan söz konusudur. Bunun dışında şu da açık bir gerçektir: Bugün devletle sıkı ilişkiler içerisinde olan bazı feodal-kompradorlar, emirlerindeki silahlı milis güçlerini adeta halkın üzerine sürmektedirler. Bunu yıllardır yapmaktadırlar. Kan davalarını, mezhep ayrılıklarını körükleyerek halkı köyünden, arazisinden koparmakta ve malına, mülküne el koymaktadırlar.
Bu açıktır yani. Bunun binlerce örneğini gösterebiliriz. Bu Siverek’te de olmuştur. Hilvan’da da olmuştur, Kızıltepe’de de. Batman’da da olmuştur. Doğubeyazıt’ta da olmuştur, ülkemizin pek çok yerinde bu olmuştur. Bizatihi Mehmet Bucak bilmem şu tarihte her türlü malı mülkü elinden alındığı halde veya içte rakipleriyle girdiği çatışmada her şeyini kaybettiği halde, 5-10 sene sonra pekâlâ görülmektedir ki yine 30-40 köyün sahibi olabilmektedir. Bu nereden gelmektedir? Nasıl şekillenmektedir? Nasıl teşekkül etmektedir?
Bu, zor kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bölgede ilk olarak kan döken Hareketimiz olmamıştır. Mehmet Bucak, Süleymanlar ve diğerleri, Batman’da Ramanlılar kendi silahlı güçleriyle aslında yüzlerce insanın kanına girmişlerdir. 1979 yazında ben çok iyi hatırlıyorum. Siverek’te Mehmet Bucak ve milis güçleriyle Hareketimizin çatışması doğmadan önce sık sık peş peşe Bucak mıntıkasında çatışmalar meydana geldi ve burada 15-20 insan hayatını kaybetti. Bunlar bizimle Mehmet Bucak arasındaki çatışmalardan hemen önceydi. Pek çok köy aynı aylar içinde yakılıp yıkıldı. Arşivler karıştırılırsa bu pekâlâ görülecektir. Yani yüzlerce insanın bu şekilde katledildiği, öldürüldüğü ve yerinden yurdundan edildiği bir gerçektir. Esas olarak şunu demek istiyorum; halka zorbalık yapan biz değiliz. Halka, zorbalık yapanlar demin saydığım güçler olmuştur, göçe zorlanmıştır adeta ve halk göç etmiştir. Çukurova bu şekilde dolmuştur. İzmir, Manisa, Mersin hatta Almanya’ya kadar bu şekilde binlerce masum insan yerini yurdunu terk ederek zaten göç etmiştir, gitmiştir. Bu Hareketimizin ürünü değildir, yani Hareketimizin ortaya çıkardığı bir sonuç değildir.
DURUŞMA HÂKİMİ– Evet.
HAYRİ DURMUŞ– Evet, iddianamedeki iddialara karşı belirtmek istediğim hususlar aşağı yukarı bunlardır. Ben şu anda esas olarak kendi ifademi vereceğim. Mücadeleye katılışımı, daha doğrusu kendi faaliyetlerimi anlatırken, bir bakıma kendim eskiden beri hareket içerisinde görev aldığım için, aynı zamanda Hareketin gelişme seyrini koymuş olacağım. Yani ikinci bir defa Partinin kuruluşunu ele almak istemiyorum, kendi faaliyetlerimle partileşmeyi bir arada izah etmeye çalışacağım. Ben esas olarak 1970’lerden sonra, yani lise öğrenciliğim döneminde devrimci düşüncelere sempati duydum. Kitap okuma alışkanlığım da ortaokul döneminden beri vardı, lisede de siyasi şeylere -ki, o zaman Türkiye’de bu yönde çalışmalar ve çabalar vardı- teşvik edildik. Ben özellikle daha çok siyasal nitelikte kitaplara yöneldim, devrimci düşüncelere kanalize oldum. Lise öğrenciliğim döneminde çeşitli Marksist-Leninist klasikler okudum. Tabii o zaman bunların hepsini tam kavradığımı söyleyemem. Daha sonraki yıllarda Ankara Hacettepe Üniversitesine girdim.
MAHKEME TUTANAKLARINDAN PKK DAVASI – M. HAYRİ DURMUŞ -1-
MAHKEME TUTANAKLARINDAN PKK DAVASI – M. HAYRİ DURMUŞ -3-
