Mihri Belli’nin, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile yaptığı söyleşi…
“Dağınık da olsa toplumsal güçler direnmeye başlıyor ve bu ordu içine kadar da yansımıştır. Bütün toplumsal tabakalara yansımıştır ve herkes “demokrasi” diyor. Hatta en karşı-devrimcisi bile “benim için demokrasi” diyor. İşte, demokrasi bu kadar dayanılmaz bir talep haline gelmiştir. Dolayısıyla bizim artık bu çok elverişli ve büyük mücadeleler sonucu ortaya çıkan bu durumu; halklarımızın eşitlikçi ve özgürlükçü talepleri temelinde köklü bir değerlendirmeye tabi tutmamız gerekiyor.”
Abdullah Öcalan: İsterseniz bundan sonraki değerlendirmemizi, yeni toplumsal muhalefetin, orduyla bir ittifak temelinde nasıl gelişim gösterebileceği, yine Kürt-Türk muhataplarının nasıl gelişebileceğini özetlemek istiyorum. Burada Türkiye sol tarihine de kısaca değinmek gerekiyor. Özellikle sizden Türkiye solunun kısa bir tarihini değerlendirmenizi isteyeceğim. Ondan sonra yeni dönemde haklarımızın, programsal ve eylemsel birlikteliğinin nasıl doğabileceğini, yine geniş ittifaklar içinde, nasıl ve hangi taktiklerle hareket etmemiz gerektiğine ilişiklin görüşlerimizi vurgulayacağız.
Mihri Belli: Tartışmayı, diyalogu…
Abdullah Öcalan: Evet, diyalogun ortaya çıkaracağı ve aydınlatacağı sorunlarla birlikte, çözüm yollarına ilişkin herhalde daha iddialı bir giriş yapacağız. Olanaklar her zamankinden daha fazladır.
Türkiye, tarihinin en ilginç dönemlerinden birine girmiştir. Bu, ilk defa ulusal ve toplumsal bir devrimci muhalefetle birlikte, bir dönüşme imkânı da sunmaktadır. Şimdiye kadarki tarih, devlet içinde, ağırlıklı olarak da ordu eliyle resmi bir tarihti, -ilk ve son sözü hep bu tarih söylerdi. Halkın kendi adına politika yapma, sonuç alma şansı, -ne kadar çok hareket doğmuşsa da hepsi tasfiye olmaktan kurtulamamıştır.
Türk ve bu arada onunla bağlantılı Kürt halk hareketi tarihçesi açısından çok kısaca bir değerlendirme yapılırsa… Birinci büyük toplumsal muhalefet, Türklerin Ortadoğu’ya gelişleriyle birlikte, aşiretlerin üst kısmının meyilleşmesi ve giderek sultanlık adı altında bir iktidar gücü haline gelmeleri ve aşiretin aşağı kısımlarının yoksullaşması, serfleşmesi ve Türkmen adıyla şiddetli bir sınıf mücadelesine girişerek Toroslar, Karadeniz ve Ege dağlarına çekilmeleridir. Bu birinci büyük ayrışmadır. Gerek Selçuklu’da, gerek Osmanlı’da muazzam bir çatışmayla hep ayrışmalar olmuştur. O dönemlerde, büyük bir toplumsal kargaşa söz konusudur. Örneğin, Baba İshak bir Türkmen ve Kürt halk hareketidir, içinde azınlıklar da vardır, son derece ciddidir. Bu hareket, Halep ve Suruç yöresinden başlar Tokat, Amasya’ya kadar yayılır ve bilindiği gibi çok zor bastırılan bir halk hareketidir.
Yine Osmanlı’nın ilk dönemlerinde Şeyh Bedrettin isyanı da; iktidarın merkezileşmesi sürecine tepki duyan yoksul halk kesimlerinin, azınlıklar ve bu arada sanırım merkezi otoriteye karşı duran, daha alt orta düzeydeki kesimlerin desteğiyle büyük bir toplumsal muhalefettir. Oldukça eşitlikçi iddiaları da vardır.
Mihri Belli: Ayrıca azınlıklara da açıktır.
Abdullah Öcalan: Gayet tabii, içinde Hristiyan azınlıklar da vardır. Bu arada Osmanlı tarihinin bilinen o büyük Celali isyanları da var. Bu isyanlar imparatorluğun merkezi karakterine karşı duyulan büyük tepkilerin bir sonucudur. Ağırlaşan ekonomik ve sosyal koşullarla bağlantılıdır. Aslında boydan boya Anadolu’yu kaplayan, bir köylü isyanıdır. Yine Köroğlu hareketleri ve benzeri birçok hareketlenme durumu söz konusudur. Bu isyanlar ozanlar tarafından dile gelmiştir. Yine teslim olmayan birçok beylikler vardır; Kahramanoğulları, Ramazanoğulları gibi. Karacaoğlan’ın bunları deyişlendirmesi söz konusudur, -bu 19. yüzyıllara kadar.
Kürtler bu süreçlerde, isyanların katılmışlardır. Burada Kürtler açısından önemli olan, kendi toplumsal, kültürel değerlerinin çözülmesi şurada kalsın, güçlendirilmesidir. Kesinlikle cumhuriyet döneminde olduğu gibi, Kürtler toplumsal yönden gerileme, çözülme sürecine değil, tam tersine daha da bir yetkinleşme sürecindedirler; dilleri, kültürleri gelişiyor. Örneğin, 16. yüzyılda Ehmedê Xanî Kürtçe ile Mem û Zîn’i yazacak kadar ileri bir kültür seviyesini tutturmuştur. Dolayısıyla Kürtlerin toplumsal gerçekliği diridir. Zaten belli bir iç otonomileri de vardır. Bilindiği gibi bu durum 19. yüzyıla kadar sürer.
- yüzyıldaki isyanlar vergi ve asker almanın, yerel otoriterlerinin elinden alınıp sultanın memurlarınca yapılmak istenilmesine karşı gerçekleştirilen büyük isyanlardır. Eski otonomiyi muhafaza etme savaşlarıdır. Fakat merkezi otorite karşısında fazla dayanamazlar.
Cumhuriyette doğru geldiğimizde ise, Kürt-Türk birliğinin esas alındığı dönemde ciddi bir Kürt isyanı yoktur. Ama ne zaman ki cumhuriyetin tek ulus, tek devlet, hatta tek parti, tek kişi iktidarı diye, bir gelişme ortaya çıkınca buna karşı tepkiler gerçekleşmiştir. Bu tepkiler 1925-40 yılları arasında kapsamlı bir isyanlar sürecine yol açtı. Bunun isyanların temel gerçekleşme amaçları ise, cumhuriyetin hem ulusal, hem toplumsal gerçeği reddeden, hatta inkâra yeltenen tutumlarına karşı gerçekleşmesidir. Öncülüğü her ne kadar aşılmış klasik aşiret-feodal ve şeyh kökenli kişilere dayansa da, ulusal bir amacı vardır ve meşrudur.
İsyanların başarısız olmasının birçok nedenleri vardır. En önemli nedeni ise, yükselen burjuva egemenlik askeri ve siyasi olarak son derece güçlü ve örgütlüdür. Kürt aşiret örgütlenmesinin ise buna karşı dayanacak bir güçleri yoktu. Dolayısıyla başarıya gidememesinin haklılıkla bir ilişkisi yoktur. Yine sınıf öncülüğü burada önemli rol oynamaktadır. Eski toplumsal yapıyla ulusal kurtuluş mücadelesi gerçekleştirmek ve bir de başarılı olmak istiyorsa bu mümkün değildir. Ulusal ve demokratik bir gerçekleşmeyi sağlayamıyor. Elbette ki, dar ve aşiret amaçlı isyanların başarıya ulaşmak zordur.
Mihri Belli: Dünya devrim süreçlerinden de kopuk.
Abdullah Öcalan: Gayet tabii. Bu dönemler dünyada ulusal ve demokratik hareketlerin başlangıç ve çarpıcı gelişmelerin var olduğu süreçlerdir. Kürt başkaldırılarında bu yoktur. Buna bir de Kemalistlerin gerek Bolşeviklerle gerçekleştirdiği ittifak ve Kemalist cumhuriyetin kendini güçlendirdikten sonra Kürtlere yönelmesi durumu da eklenince elbette ki, Kürtler yenileceklerdi. Nitekim asıl bu süreçten sonra büyük bir kıyım dönemi başlar cumhuriyet Türkiye’sinde. Derin bir sessizlik ve beyaz terör hem Kürtler hem de Türk halkı ezip geçmiştir.
Türk halkının toplumsal muhalefeti çok sert bir biçimde bastırılmıştır. Başta komünist hareket ve buna benzer halkçı örgütlerin daha 1920’lerin başlarında değişik komplolarla imha edilmesi, yine rejimin en basit bir burjuva muhalefete bile açık olmaması toplumsal muhalefetin gelişmesini önlemiştir. Bazı denemeler olmuştur, ama bunlarda şiddetli bir biçimde yok edilmişlerdir.
Aslında Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka muhalefetin çok güçlü bir potansiyeli olduğunu ortaya koymakla birlikte, diktatörlük buna pek fırsat verecek durumda değildir. Yine gelişen Demokrat Parti deneyimi vardır. DP sınıf temeli itibariyle fazla ilerici bir yanı olmamakla birlikte, tek parti diktatörlüğüne karşı halkın muhalefetini arkasına aldığı için, bu anlamda bir halk muhalefetidir. Yani öncülük edenlerin herhangi bir ilericilikle, herhangi bir demokratlıkla ilişkileri olmadığı halde, mevcut öncü iktidardaki klasik resmi kliğe karşı biraz halka başvurdukları için öyle büyük bir halka hareketiymiş gibi anlam bulmasına yol açmıştır. Fakat amaçları itibariyle herhangi bir özelliği yoktur. 27 Mayıs bilindiği üzere bir askeri darbedir, toplumsal muhalefetle pek bir ilişkisi yoktur, ama toplumsal muhalefetin gelişmesinde olumlu bir zemin yaratmıştır.
Türkiye’nin en önemli toplumsal muhalefet süreci, ’70’lerdeki geniş halk kesimlerinin; işçi sınıfının, köylülerin ve en önemlisi de devrimci gençliğin büyük bir atılım içerisine girmesidir. Bu gerçekten cumhuriyet döneminin en ciddi, dikkate değer toplumsal muhalefetidir. Bu muhalefetle birlikte gerek tabanda, gerekse ideolojik ve örgütsel düzeyde önemli çalışmalar, örgütlenmeler ortaya çıkmıştır. Ve artık Kürtler bu sürece yavaş da olsa bir giriş gerçekleştiriyorlar. Bu yepyeni ve günümüze kadar etkilerinin devam ettiği bir süreçtir. Elbette bu sürece iki-üç faşist darbeyle karşılık verilmiş, ama bütünüyle bastırılamamıştır.
Şimdi günümüze doğru geldiğimizde, tarihi arka temeli böyle olan bir halk muhalefetinin -buna Kürtleri de dâhil ediyoruz-, günümüzde ulusal, demokratik ve devrimci halk muhalefeti için bir gelişme veya başarı şansı var mı diye, bir soru sormak gerekir.
Fakat bu soruya girmeden, Türkiye’deki toplumsal muhalefetin tarihi olabilecek bir sol-sosyalist gelişmeden bahsetmek gerekiyor. Her şeyden önce şunu görmek gerekir: Türkiye, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar, objektif olarak olgunlaşmış bir halk hareketine temellik etmektedir. Bilindiği gibi objektif koşullar gelişmeden devrimci çıkışlar kolay yenilgiye uğratılır. Türkiye’nin orijinalitesinde ilk defa koşullar bu kadar olgun hale geliyor. Çok şiddetli bir bunalım var ve altından çıkılacak gibi değil. Bunalım ekonominden siyasete ve hatta ordu içine kadar şiddetli biçimlerde yansımıştır. Bunalımdan etkilenmeyen tek bir kurum yok! Yine toplumsal kesimlerden çözülmeyen ve sersemlemeyen tek bir kesim, hatta aile bile kalmamış! Sermayeden tutalım emek sınıflarına kadar, hepsi günlük olarak inim inliyorlar, işte bu derin bir krizi anlatmaktadır.
Zaten yıllardır Kürdistan’da tam bir savaş gerçekleşmesi var. Biz buna “otuz yıl savaşları” da diyebiliriz. 1965’ten başlayan ve günümüze kadar gelen 30 yıl savaşları… Bunun 15 yılı Türkiye’de yaşandı, ağırlıklı son 15 yılı ise Kürdistan’da yaşanmaktadır. Sadece ulusal, demokratik ve devrimci muhalefetin şimdiki durumdan bahsetmiyoruz. Ardı arkasına kesilmeyen bir süreci ve en azından otuz yıllı görkemli bir direniş, dayanma ve süreklilik biçiminde bir çıkış durumundan bahsediyorum.
12 Mart’la bu direniş vurulmuştur, ama sonu getirilememiştir. 12 Eylül süreciyle birlikte Türkiye muhalefetine son bir nokta konulmak istenmiş ve önemli oranda bunda başarılı olunmuştur. Ama bu sürecin hemen ardından geliştirilen Kürdistan ulusal-demokratik muhalefeti ise çok büyük bir meydan açmıştır. Yenilmez bir gerilla tarzıyla Türkiye tarihinde en büyük başkaldırıyı gerçekleştirmiştir. Ve bu başkaldırı yenilmediği gibi, Türkiye büyük devrimci dönüşüme zorlanmıştır. Ulusal ve demokratik bir devrimle hem Türkiye’yi bu ağır krizden çıkarmak isteyen ve ilk defe Kürt-Türk ilişkilerinde eşitçe ve özgürce bir dönüşümü birlikte mümkün kılan, çok anlamlı ve büyük heyecan veren bir sürecin içine, hatta onun başarısına kadar bizi getirmiştir.
Egemenler söyleyeceği bütün sözleri söylediler.
Faşizm ve onun her türlü gerçekleşme biçimiyle; darbelerle, komplolarla, baskı, işkence ve her türlü özel yasalarla ne gerekiyorsa yaptılar. Ama şimdi görüyoruz ki, artık silahları tükenmiştir. En son din ağırlıklı Refah silahı vardı, o da artık rolünü oynamıştır, bundan sonra bu silahla fazla bir sonuç almaları mümkün değildir. Bunun yanında büyük zorlanmamıza rağmen, elimizde şimdi çok güçlü bir silah var: Halklarımızın, -hem ülkenin bağımsızlığı, hem de Kürt-Türk ilişkilerini yeniden tesis etmek için büyük bir talep haline gelen, eşitlik ve özgürlük emelleri artık önünde durulamaz bir biçimde gelişiyor. Yani ihtiyaç, program haline geliyor. Dağınık da olsa toplumsal güçler direnmeye başlıyor ve bu ordu içine kadar da yansımıştır. Bütün toplumsal tabakalara yansımıştır ve herkes “demokrasi” diyor. Hatta en karşıdevrimcisi bile “benim için demokrasi” diyor. İşte, demokrasi bu kadar dayanılmaz bir talep haline gelmiştir.
Dolayısıyla bizim artık bu çok elverişli ve büyük mücadeleler sonucu ortaya çıkan bu durumu; halklarımızın eşitlikçi ve özgürlükçü talepleri temelinde köklü bir değerlendirmeye tabi tutmamız gerekiyor.
Neden sol hareket geçmişte başarıya ulaşmadı? Bunun nedenlerini bir kez daha gözden geçirmemiz gerekiyor. Varsa eksiklik ve yanlışlıkları görmemiz ve gidermemiz, doğru olanları formüle ulaştırıp, bir an önce bunun koordinesini ve pratik araçlarını yaratmakla, başarımıza doğru yol almamız hem hakkımızdır, hem de görevimizdir. Hem heyecan veriyor, hem vazgeçilmez bir yolumuz, yaşamımızın gerçeği oluyor.
Ve bu yakın dönemin çok önemli gelişmelerinin bizzat kişi olarak öncülüğünü yaptınız ve içindeydiniz. Sizi dinlesek sanırım bizim içinde epey aydınlatıcı olacaktır.
Mihri Belli: Ben cumhuriyet döneminin muhalefetine karşı tavrı; gerek sol muhalefet, gerekse sol-Marksist muhalefete karşı tavrı, Kürt isyanlarındaki baskıcı tutumları, tek parti diktatörlüğünün, burjuva diktatörlüğünün doğal davranışları sayılır. Türkiye’ye özgü şiddet dozu fazladır. Bu, şiddet Türkiye tarihinden gelmektedir. Bunu böyle değerlendirirken, acaba bizim hatalarımız neydi, ne değildi? Bunun üzerinde de durmak lazım. Yani, “hep bize zulmedildi, biz masumduk” tavrı yanlıştır.
Abdullah Öcalan: Sizce Mustafa Suphiler hareketinin neden böyle kısa bir sürede sonu geldi? Hata neredeydi? Kimler bundan sorumlu?
Mihri Belli: Şimdi, bir defa şu gerçeği bilelim: Marksizm, yani bilimsel sosyalizmin sınıfsal tabanı Anadolu’da metin değildi. İşçi sınıfı denilen kesim on binlerle sayılıyordu. Onlar işgal altındaki İzmir ve İstanbul bölgelerindeydi. Şimdi, işçi sınıfı bulunmayan bir geri tarım ülkesinde tarihin zorlamasıyla, yani bir bağımsız ulus olarak yaşama olanakları ortadan kalkınca, direnişe geçen; daha ziyade eşraf ve bürokrasinin önderliğinde direnişe geçen bir toplumda yeni fikirlere açılan insanlar var. Bunlar daha çok aydın ve benzeri kesimlerdir. Başlangıçta komünist hareket bunların hareketi gibi gözüktü. Yani esas sınıfsal temeli mevcut değildi. Buna rağmen, belki bazı hatalar işlenmeyebilirdi. Devrim Rusya’sıyla Kemalist hareketi arasında fiili bir ittifak var. Burada, Ekim Devrimi’ne gücü oranında katkılarda bulunmuş ve direkt Lenin ile birlikte çalışmış çok yetenekli bir Türk aydını, devrimci bir aydın olan Mustafa Suphi ve etrafında arkadaşları var. Bunlar, önemli sayıda esiri silahlandırıp Anadolu’ya gönderiyorlar.
Abdullah Öcalan: Bolşevikliğin alay düzeyinde galiba.
Mihri Belli: Alaydan fazladır. Unutmayalım ki, Karabekir dahi Kızıl Ordu’yu öven birisi ve bazı durumlarda, tek umut kaynağı olarak gösteriyor. Asıl denize düşen yılana sarılır durumu var, bunu unutmamak gerekiyor. Yine Çerkez Ethem’in o dönemlerde bir Bolşevik tabanı kurmuş olmasını da pek önemli saymıyorum. Yani Çerkez Ethem bir Çerkez beyi, soylusu ve Osmanlı ordusunun bir şeyi ve Mustafa Kemal’le çatışması var. Ve Nevzat Akdağ’ın, Yüce Boran’ın kocasının babası da adamlarından biri. Nevzat Akdağ’ı dinlemişimdir. -Nevzat Akdağ’da orada duruyor orada kendisi, Atina’da barınıyorlar Çok ilginçtir, Atina’dayken, “Ben komünist gençlikteyken lisedeki ve bütün meselem budur” dedi. “Babamla konuşmalarını bilirim, onlar evde toplanırlardı. Dinlerdim, tek bir defa sosyalizm lafının geçtiğini duymadım” dedi.
Yunanistan’da barınıyorlar. Yunanistan burjuva ve İngilizlere yakın politika güden büyük bir ülke. Ondan sonra Ortadoğu’ya geçiyor, Ortadoğu’da yine emperyalizmin boyunduruğu altında sömürge ülkeler var. Mesela, Sovyetler Birliği tabi o zamanki Sovyetler, şimdiki bu bürokratların Sovyetler Birliği değil. Onunla bağ kurma durumu var, bilmem ne var, hiç akıllarının kenarından geçmiyor. Hani madem Bolşevik taburu kurmuş adamsın, biraz Bolşevikliğini görelim. Yani abartamayalım bu işi.
Abdullah Öcalan: Yani Mustafa Kemal’in izinli komünist partisi…
Mihri Belli: Kurması gibi bir şey…
Abdullah Öcalan: Onun gibi ve hatta belki bu daha bilinçli birisi.
Mihri Belli: Hayır. Yeni Dünya diye, bir gazete çıkarıyorlardı Eskişehir’de ve Ethem’in organı sayılıyordu. Bu gazeteyi çıkaran Arif Oruç’tu ve sonradan Serbest Fırka zamanında Yarın gazetesinin başyazarıydı. Yarın gazetesi tamamen sağda burjuva muhalefeti yapıyordu, Kemalist rejime karşı, CHP’ye karşı. Şimdi onun için o dönemde, o toplumda böyle pıtrak gibi yerlerde birçok yerde şuralar kuruldu. Arkası gelmedi, niye acaba? Yani halkta bir çeşit depreşme var, fakat sınıfsal taban yok ve saman alevi gibi fırlıyor ve sönüyor.
Şimdi Mustafa Suphi’nin olayı da şu: Osmanlı paşalarının feleğin kaç çemberinden geçtiğini bilmiyordu ve bütün samimiyetiyle o ittifaka sadık kalacaklarını belirterek, gelip kendilerini teslim eder gibi durumları var. Bu tabi devrimci uyanıklıkla bağdaşmayan bir durum. Köroğlu’nun meşhur bir deyişi var: “Uçan kuşun sırtında gezerim. Esen rüzgârlardan hile sezerim.”
Abdullah Öcalan: Uçan kuştan nem kaparım.
Mihri Belli: Hile sezeceksin! Yani bir devrimci için. Sen bugün eğer sezmeseydin bitmiş olurdun. Lenin’in bir sözü var: İlk sosyalizm davasına hizmet eden insanları değerlendirirken, “acaba ne tarafları eksiktir” diye yanaşmak yanlıştır. “Acaba yeni olarak ne getirdiler bu adamlar, onun üzerinde duralım” diyor. Yoksa yıllar geçtikten sonra “vay ben böyle yapmayacaktım da şöyle yapacaktım” diye, akıl öğretmek kolaydır. Onun için Mustafa Suphiler, Şefik Hüsnüler, Nazımlar, Kıvılcımlar, Reşat Fuatlar, çağdaş devrimci düşünceyi Türkiye’ye getiren insanlardır. O bakımdan değerlidirler.
Abdullah Öcalan: Devrimci düşüncenin öncüleridir. Bir siyasal-toplumsal hareketten ziyade, devrimci düşüncenin militanlarıdır.
Mihri Belli: Ve çok zaman önemli ölçüde işçiler içinde çalışmaları olmuştur. Ayrıca sanat ve yazım alanında büyük etkileri olmuştur. Bir Nazım, ardından Ahmet Arifler çıkmıştır. Ama burjuvazi böyle sanat ve yazım alanında insanlar çıkaramamıştır!
Abdullah Öcalan: Cumhuriyetin sanat anlayışında son derece etkililer.
Mihri Belli: Bir de o zamanki dünyayı anlamamız gerekiyor: O zaman bir komüntern var ve buraya üye olmayanlar, bir çeşit Marksist hareketin dışında kalırdı. Çünkü eylemleri yoktur. Şimdi 1920’lerde ve 1930’ların başlarında komüntern içinde Türkiye Komünist Partisi saygıdeğer bir partidir. Ve öyle ki, 21 kişilik icra komitesine üye seçiliyor Şefik Hüsnü. Ve Şefik Hüsnü icra komitesinde üye olduğu sıralarda, komünterde Stalin’le tartışmaları var. Stalin ile tartışmalarına da dikkat edelim, arkadan Şefik Hüsnüler birçok şey demişlerdi, işte “Komünteri kandırdık, Kemalist rejimin iç yüzünü bilemediler, öğrenemediler. Onun için ittifaklar, iyi komşuluk ilişkilerini sürdürdüler, onun için Kürt ayaklanmalarına arka çıkmadılar” gibi laflar var. Bunlar kesinlikle yanlıştır, hakikat şudur: Tam tersine komüntern, o zamanki dünyayı düşünelim, Sovyetler Birliği’nin, kendisini savunan bir sıhhi kordonu var. Sıhhi kordon Churchill’in lafıdır. Sıhhi kordonun kuzeyinde Finlandiya var, elli bin konvoyu sürdürerek iktidara gelmiştir, -bir komünist katliamından sonra iktidara gelmiştir. Keza Nazilerin adamı Amiral Horti vardır. Yine Romanya’da, böyle bir sıhhi kordon var. Bir tek halka eksiktir zincirde, o da Türkiye’dir. İyi komşuluk ilişkilerini sürdürür Sovyetler Birliği’yle. Ta 1933’te Türkiye’ye gelen en saygıdeğer misafirler var.
Ondan sonra üçüncü dünya denen kesim var, bunlar da yarı-sömürge ve sömürge ülkelerdir. Zaten bu ülkeler emperyalizmin tahakkümü altındalar. Sovyetler Birliği bu ilişkiyi güvenliği bakımından değerlendiriyor, çünkü sosyalizmin ayakta durması onun için birinci mesele. Onun için “Kemalizm’i aman ayakta tutun” diyor. Çünkü iktidarı alacak olan komünistler değil, sağdır. Hesap bu. Bundan dolayı Sovyetler Birliği Kemalist rejime fazla gölge düşürmeyin tutumu içindedir. Ve bu, 193536’da ademi merkeziyet kararına kadar gitti. Âdemi merkeziyet kararı, yani Türkiye komünistlerine komünterin emrettiği, “Merkezi örgütlenme yapmayacaksınız. Bireysel olarak, mahalli olarak örgütleme yapabilirsiniz” şeklindeydi. Bu, Batı’nın dağılması demekti. Yani “gölge etmeyin başka ihsan istemem” diyordu komüntern.
Ama buna uyuldu mu? Ben 1940’ta Türkiye’ye geldim, on beş gün sonra komünist partiler dağıldı. Hem de birinci elden. Kimse bana “bizde âdemi merkeziyet var, merkezi şu-bu” diye bir şey söylemedi. “İşte orada fabrikalar, işte orada gençlik, git örgütlen” diyor. Yani diyalog olmadı.
Ve o karanlık yıllarda, Hitler orduları Stalingrad’a vardığı ve Kafkaslardan indikleri zaman, yaprak kıpırdamazken, tek parti cumhuriyet partisi faşistlere, resmen anti-Kemalist ve faşistlere kapılarını açmışken, Türkiye’de tek muhalefet vardı; o da yer altındaki Komünist Partisi. Yayınıyla ve gücü oranında gerek fabrikalarda, gerekse dershanelerde ve gerekse gençlik içinde örgütlenmeleriyle tek illegal örgüt olarak Komünist Parti vardı ve yer altında çalışıyordu. Bu bir gerçektir ve bu bir ölçüde Türkiye’nin namusunu kurtarmaktır. İç muhalefet yoktu, eğer biz olmasak hiç olmayacaktı. Faşizmin atına oynayan Saraçoğlu’nu başbakanlığa getirip, Türkçü olduğunu iddia eden -Türk değil, Türkçü “biz herkes kadar Türkçüyüz” diye, nutuk atan Saraçoğlu’nu getiren -ve Almanların adamı olarak geliyordu. Alman zaferlerini olup-bitti sayan CHP’ye karşı o zaman tek muhalefet bizdik. Onun içinde olmakla gurur duyuyorum. Şimdi Kürdistan örneğine karşı tavır…
Abdullah Öcalan: Burada epey değerlendirme yapılıyor.
Mihri Belli: Çok değerli bir değerlendirmesi var, onun üzerinde duracağım kısaca. Kürdistan’da Şeyh Sait isyanı patlak veriyor. Kemalist rejim istiklal savaşından muzaffer çıkmış. Kuşkusuz kurtuluş savaşı Kürtlerle omuz omuza verilen bir savaştır. Burada bir isyan çıkıyor ve isyanın başında bir feodal şeyh var ve sebep de, “din elden gidiyor” şeklinde bir beyanı var. Ve Kürdistan’ı da Türk aydını tanımıyor. Bu da bir gerçek. Şefik Hüsnü, ben Mahabad’a gitmeye karar verdiğim zaman “Aman hele şükür” diyor. Yani bir bağımsız…
Abdullah Öcalan: İlk defa.
Mihri Belli: Bu, 1946 senesinde oluyor. Ve Kürdistan konusunda Sovyetler Birliği’nde yaprak bile kıpırdamıyor. Kürdistan’da da bir kabahat var tabii, tek taraflı koymayalım bu işi. Bir PKK hareketi dünya devrimci süreci içinde yerini alıyor da, bir türlü bastırılamıyor, onlar “gözünü açıp kapayana kadar bastırıldı” deniliyor. Çünkü dünya devrimci sürecinin bir parçası olacak nitelikte hareketler değildi, Kürt isyanları. Kendi içlerinde ulusal bir nitelik taşımıyor ve Alevi’si Sünni’sine düşman, Sünni’si ise Alevi’sine düşman. Bunlar da var işin içinde.
Abdullah Öcalan: Bu noktada şu da ilave edilebilir: Bu dönemde, Stalin Kürt hareketlerinden kuşkulu. Diyor ki, “Daha çok gelişirse İngiliz yanlısı hareket olacaklar.” İngiliz yanlısı hareketler olacakları için de uzak duruyor. Böyle bir tehlike de var.
Mihri Belli: Tabii tabii. Diyelim ki, bir komünist şefliği gibi veya onun gibi bir şey kuruldu diyelim, kurulduğu gün ne olacağı belli değil.
Abdullah Öcalan: Bir de Sovyetlerin hududunda oluyor!
Mihri Belli: Hem de yakını oluyor.
Abdullah Öcalan: Hudut yani. Olumsuz yaklaşımında Stalin’in bu tip değerlendirmelerinin payı büyüktür.
Mihri Belli: Şeyh Sait isyanına karşı Şefik Hüsnü’nün olumsuz değerlendirmeleri var, aslında bu bir hatadır.
Abdullah Öcalan: Evet, bu hatadır sadece Kemalistlerin yaklaşımlarına destek verir.
Mihri Belli: Ama burada, 20. yüzyılda bir feodal önderlik altında da olsa, bu isyanlar gerçekleşirse mutlaka ezilen bir halkın ayaklanmasının ulusal bir işlevi vardır ve onu görmek gerekiyor. Ulusal kurtuluş işlevini görememiştir, işte bu bir hatadır. Ama 1930’a vardığımızda, İnkılap Yolu diye parti organında Ağrı İsyanı’nı değerlendiren bir yazı vardır. Ve orada, önderlik ne olursa olsun “bu bir halk savaşıdır” diyor.
Abdullah Öcalan: Kıvılcımlı’nın yazıları da gelişiyor.
Mihri Belli: Ama bu Baytar’ın yazısı. Yani Şefik Hüsnü’nün onayından geçmiş. “Bu halk savaşında önderlik ne olursa olsun, savaşan halktır ve kimse evini, köyünü-tarlasını bırakıp da ölüme gitmez. Mutlaka muazzam bir zulüm var ki ayaklanma gerçekleşmiştir. Burada halkı ‘neden derebeylerin peşinde gidiyorsun?’ diye eleştiremeyiz ki! Sen gittin de bir devrimci parti olarak ona doğru yolu anlattın da, kabul etmedi mi? Onun için bize görevler düşüyor” diyor.
Abdullah Öcalan: 1930’larda ilgileniyorlar.
Mihri Belli: 1930’larda uyanıyorlar.
Abdullah Öcalan: Kıvılcımlı çok güzel yazıyor.
Mihri Belli: Kıvılcımlı’nın yazısı da aynı paraleldedir ve esaslı bir şeydir.
Abdullah Öcalan: “İttihat-i kuvvet şart” diyor.
Mihri Belli: Kıvılcımlı bu yazıyı yazdı ve değerli bir katkıdır. Fakat ondan sonra 1930 40-50-60’lara vardık ve aradan 40 yıl geçti. 1960’larda artık Kürt meselesi konuşulur oldu. Kıvılcımlı İstanbul Teknik Üniversitesi’nde düzenlenen bir konferansta kendisine “Kürt meselesinden niye bahsetmiyorsunuz?” diyorlar. “Sıkmıyor kardeşim, sıkmıyor” diyor. Oysa o sıralar Kürt meselesi konuşulur. Mesela, ben 1967’de hapishanedeyken “Millet Gerçeği” diye bir yazı yazmıştım. Bu yazıda, “Bu memlekette bir tek ulus yok, birçok ulus var! Ben şimdi bizim ulusların sorunları üzerine eğilecek değilim, Marksizm ancak kendi mücadelesiyle tarih önünde ve ezilen ulusun sorunları üzerine eğilir ve onun için bu da Kürt ulusudur!” dedim.
Abdullah Öcalan: Dediniz, değil mi?
Mihri Belli: “Millet Gerçeği” yazısı ve Aydınlık Sosyalist dergisinde çıktı. Hapiste yazdım bunu.
Abdullah Öcalan: Hapiste herhalde ilk derli-toplu ulusal yazıdır! Ulusal sorunla ilgili yazdınız.
Mihri Belli: Legal basında ilk defa Kürt meselesi, Kürt lafıyla bir değerlendirmem oldu ve Kürt hareketlerini temsil eden kimseleri o zaman…
Abdullah Öcalan: Devrimci Doğu Kültür Ocakları’ydı.
Mihri Belli: Daha o zaman çıkmamıştı. 1949’lar vardı. Onlar, “etnik mesele, Doğu’ya özgürlük” diyorlardı, ama Kürt tabusuna karşı çıkmıyorlardı. Yani o kadar cesaretli değillerdi.
Abdullah Öcalan: Yani ‘Kürt’ kelimesini kullanmıyorlardı.
Mihri Belli: Evet, ‘Kürt’ kelimesini kullanmıyorlardı. Bir panel düzenledik, panelde bir soru geldi; “Etnik sorun hakkında ne düşünüyorsunuz” diye.
Abdullah Öcalan: Kim sordu bu soruyu?
Mihri Belli: Ya polis sordu, ya da sıradan bir Kürt sormuştur. Burası da küçük bir nokta. Etnik sorun, yani Kürt ve Türk diye konuşmama başlıyordum. Orada ilk defa bu konu üzerine eğiliyoruz ve “artık zorla asimilasyon iflas etmiştir, bu konuyu tabu saymak deve kuşu siyasetidir, kafasını kuma gömmektir. Bütün dünya bu sorunla ilgileniyor, her yerde enstitüler açılıyor. Üniversitelerde konu olarak Kürdoloji üzerinde duruluyor. Ama kendi ülkemizde nüfusumuzun önemli bir kesimini teşkil eden bir kardeş halka, sorunları üzerine eğilmeyi suç saymak yanlıştır. İki halkın eşitlik-özgürlük temelinde gönüllü birliğini sağlamak gerekiyor, -vatanseverlik ve devrimcilik budur. Eğer bunu yaparsak, Kürt meselesini halkça çözüme bağlarsak Misak-ı Milli sınırları daralmaz, genişler” dedik. “Bunu da yapacak olan mevcut Demirel hükümeti değildir” diyorduk, o zamanlar.
Abdullah Öcalan: Kürt sorununun 1960’lardan sonra ilk defa böyle ele alındığını hatırlıyoruz.
Mihri Belli: “Bunu yapacak olan, yani bu Kürt meselesini demokratik bir biçimde çözecek olan mevcut Demirel iktidarı değil, devrimci iktidar olacaktır. Böyle bir devrim Türkiye’si ve Kürdistan’da gönüllü birliği sağlayabilmiş bir toplum olarak, bütün dünya ilerici güçlerin, bütün dünya özgürlüğe susamış bütün halkların umutla gözlerini çevirdiği bir merkez olacaktır” diyorum. Uluslar bir tarihsel kategoridir. Elbette ki uluslar gün gelecek, ulus denilen nehirler insanlık okyanusunda birleşecektir, ama o okyanustan şimdi uzağız. Bunu bilelim. Şu anda ulus gerçekliğinin sınıfsal çağını yaşıyoruz. İlkin birleşme kimler arasında olacaktır? Birbirine yakın kültürler arasında olacaktır. Mesela, Kürdistan meselesini halletmiş olan bir Türkiye’nin öbür tarafında Türki cumhuriyetler var! O Türki cumhuriyetlerle bağ kurulması en doğal olandır. Bir devrim Rusya’sına yönelen o cumhuriyetler şimdiki devrim Türkiye’sine neden yönelmesin ki! Velhasıl bu Çin seddine kadar götürülür.
Abdullah Öcalan: Yani Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar…
Mihri Belli: Buna karşı yurtdışındaki TKP, “Milli Demokratik Devrimin İç Yüzü” diye bir broşür yayınladı. Broşürde, “Sovyet topraklarında gözü var” vb. görüşler vardı. Ben de diyorum ki, şimdi ulus çağı değil, sınıf mücadelesi çağıdır. Sosyalizm, devrimler çağını yaşıyoruz, dedim. O zamanlar Abdi İpekçi’nin Milliyet gazetesinde, Cüneyt Arcayürek çarşaf çarşaf, gazetenin iki sayısında verdi. Ben de cevap yazdım.
Abdullah Öcalan: Adamlar broşürünü yazdılar!
Mihri Belli: Bastılar, çarşaf gibi! O zaman tekstil makinası yoktu, fotokopi makinaları da yeniydi. Türk-İş broşürü çoğalttı ve dağıtıldı. Bize dışardan Sovyet bürokrasisinin dayattığı TKP, Milliyet gazetesi ve Türk-İş üçlü ittifakı karşımızdaydı.
Abdullah Öcalan: Çıkışınız engellemek istiyorlardı. İsterseniz buna gelmeden önce 1940-50, 1950-60 arası komünist hareketin, varsa toplumsal muhalefetin durumu neydi? Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası ne oldu?
Mihri Belli: II. Dünya Savaşı sonrası Şefik Hüsnü legal İşçi-Köylü Emekçi Partisi’ni kurdu. Bu partinin ömrü altı ay sürdü! Sendikalar kuruldu. Altı ay içinde altı yüz iş kolunda sendikalar kurdular. Hukukçu Müstecavi, o da bir sosyalist parti kurdu. Altı ay sonra soğuk savaşın ilk adımları atılıyordu. Ansızın bir baskın oldu, 1946’nın sonlarında. Ben memleketi terk etmiştim o sıralar. Terk ettikten bir ay sonra baskın oldu.
Abdullah Öcalan: Neden?
Mihri Belli: Mahabad’a gitme işinden sonra yurt dışına, öbür taraftan…
Abdullah Öcalan: Çok ilginç! Mahabad Cumhuriyeti doğuyor o sene! Siz oraya gidip…
Mihri Belli: Bir bağ kurmak istiyorum.
Abdullah Öcalan: Bu ilk kez ciddi olarak komünistlerin Kürt hareketiyle bağ kurma girişimidir.
Mihri Belli: Tabii, bir de Mahabad dünyaya açılan kapıdır. Oradan da başka yerlere de gidebilirdik! O da var…
Abdullah Öcalan: İlginç, bir komünistin Kürt hareketi içinde yer alması.
Mihri Belli: Şimdi muhakkak ki, olumlu karşılayacaklardı bizi.
Abdullah Öcalan: Gayet tabii.
Mihri Belli: Çünkü o zaman savunma bakanı Barzani’ydi, Sovyet üniformasıyla dolaşıyordu.
Abdullah Öcalan: Oradan Azerbaycan’a açılabilirdiniz, sonra Rusya’ya…
Mihri Belli: Moskova’ya.
Abdullah Öcalan: Tabii, isabetli bir kapı.
Mihri Belli: Sonra olmadı.
Abdullah Öcalan: Ondan sonra İran iç savaşına doğru…
Mihri Belli: Ondan sonra Avrupa’ya geçtik, Avrupa’dan Yunan iç savaşından talep oldu.
Abdullah Öcalan: 1947’de başladı, değil mi?
Mihri Belli: 1947 Nisan’ında Yunanistan’a ayakbastım.
Abdullah Öcalan: Ve savaş vardı o yıllarda.
Mihri Belli: Savaş başlamıştı. Yunan dağlarında iki buçuk sene kaldık. Yenilgiden sonra, 1949’un yazı terk etmek zorunda kaldık. 1950’de Türkiye’ye döndüm. Türkiye’de af çıkmıştı. Ben İleri Gençlik Birliği’nin kurucularından olarak hapiste yatarken iki defa Celal Bayar’dan, “Mücadelesini takdir ediyoruz” şeklinde bir mesaj aldım.
Abdullah Öcalan: Sene 1940?
Mihri Belli: 1946 yazı.
Abdullah Öcalan: Yani, solu kullanıyor!
Mihri Belli: O zaman Mehmet Ali’yle de irtibatı var, hatta bağımsız aday gösteriyorlar.
Abdullah Öcalan: Solu yedekliyor!
Mihri Belli: Yedekliyor. Daha soğuk savaş başlamamış, soldan muhalefet yapacaklar. İktidar meselesi.
Abdullah Öcalan: Tıpkı Erbakan gibi. Çok benziyor, çok ilginç. Ne iyi solculuk yaptı Refah partisi!
Mihri Belli: Erbakan solculuğu…
Abdullah Öcalan: Bayar solculuğu…
Mihri Belli: Sonra İsrail’le anlaşmanın altına imzayı atıyor.
Abdullah Öcalan: En kapsamlı ittifakları yaptılar.
Mihri Belli: Muhalefette olsalar cesaret edemezlerdi. Cezaevinden çıktığımda Bayar’ın bir yeğeni vardı, kendisiyle tanışıyorduk ve kendisi bana “Eniştem mutlaka görüşmek istiyor seninle” dedi. Sonra Şefik Hüsnü’yle konuştum. Şefik Hüsnü’nün Paris’ten arkadaşı var; Doktor Melih diye bir adam, İstanbul il başkanı. O zaman samimi demokrat, zaten kendisi kısa bir zaman sonra tasfiye oluyor. Şefik Hüsnü’ye gelip diyor ki, “Bu tek parti CHP’yi iktidardan düşürmek gerekiyor. Gel birlik olalım.” Şefik Hüsnü de buna karşılık, “Seni tanıyorum, sen samimi bir demokrat, ilerici bir adamsın. Ama siz öyle bir kuvvetlerin başına geçtiniz ki, kaçınılmaz olarak CHP’nin sağından muhalefet yapacaksınız.” Bu, 1946’nın başlarıdır. Yine o sıralar Zeki Başpınar hapishanede beni ziyarete geldi ve kendisi “sırası mı, bir güç birliği yapmak lazım” dedi. Şefik Hüsnü Demokrat Parti’nin nereye gittiğini birinci günden sezmişti. Emperyalizme ve yobazlığa tavizde yarışı geçeceğini sezmişti, bu yeni bir durumdur. Şimdi o dönemler muhalefet olarak 1940’ların ikinci yarısında gençlik hareketleri var. Ankara’da Behice Boranlar, Muzaffer Şeritanlar…
Abdullah Öcalan: Tan gazetesi olayları var!
Mihri Belli: Tan gazetesi olayı, 1945’te biz hapisteyken oldu. Bu gençlik olayları var, Nazım Hikmet’in direnişi var…
Abdullah Öcalan: Aziz Nesinler var.
Mihri Belli: O da 1950’ye doğru. Aziz Nesin’in muhalefet mizah gazeteleri var, oldukça önemli.
Abdullah Öcalan: Sınırlı bir toplumsal muhalefet!
Mihri Belli: Evet. Zaten entelektüel hayatın kendisi sınırlı. Onun için de bu kısmi sol muhalefet önemli bir yer tutabiliyor. 1951 tevkifatı, soğuk savaşın artık doruğa çıktığı anda…
Abdullah Öcalan: Onun ürünü.
Mihri Belli: Türkiye bir yandan Kore’ye asker yollarken, diğer taraftan bu büyük tevkifatı tezgâhladı.
Abdullah Öcalan: Yani 1940’tan öncekinden daha yumuşak değildi, çok daha sertti.
Mihri Belli: Çok daha sertti ve sildi!
Abdullah Öcalan: 1940’tan önce biraz muhalefet vardı, ama 1951 tevkifatından sonra tamamen silindi.
Mihri Belli: Yaprak bile kıpırdamadı. Bu bir gerçek. Ben ve arkadaşlarım on yıllık Demokrat Parti dönemini ya zindan ya da sürgünde geçirdik. Yani bizde çoğulcu sistem bu anlamı taşır! Çoğulcu sistem, ülkenin bir uçtan bir uca Amerikan üsleriyle donanması gerçeğini taşır. Çoğulcu sistem kurtuluş savaşında elde edilen bağımsızlığın rafa kaldırılmasıdır. Bu adamlar kendi burjuva demokrasilerine inansalar neyse…
Abdullah Öcalan: 1930 ve 40’larda bir aydınlanma var, ama 1950-60 arası aydınlanma değil, tam bir karanlık dönemdir.
Mihri Belli: Kesin! Aydın hareketi olarak da. Nazım sürgünde ölüm üzerine şiir yazıyor; demokrasi için, sıla hasreti üzerine şiirler yazıyor. 1920’lerde ise “Güneşi zapt edeceğiz, güneşin zaptı yakın” diyecektir.
Abdullah Öcalan: Yani objektif zemin karartılmış…
Mihri Belli: O dönemde çıktık 27 Mayıs oldu. Ama 27 Mayıs meclis çoğunluğundan yararlanarak, doğrudan doğruya dikta rejimi kurma girişimine karşı bir harekettir. Bunu anlamak lazım. Demokrasinin rafa kaldırılması, normal parlamenter düzenin rafa kaldırılması değildir. Yani kesinlikle kararlıydı Menderes ve tahkikat komisyonlarıyla bütün muhalefet işbirliğini burjuva muhalefet işbirliğini dahi…
Abdullah Öcalan: Bu da, değişik bir diktatörlüğe gidiyordu.
Mihri Belli: Adı resmen diktatörya. Sözüm ona meclis çoğunluğuna dayanarak…
Abdullah Öcalan: Bu, bir nevi Amerika yeni-sömürgelerinde ortaya çıkan diktatörlüklere benziyor.
Mihri Belli: Erbakan ve Çiller’in durumuna benziyor.
Abdullah Öcalan: Şimdi de öyle! Meclis çoğunluğuna dayalı diktatörlük gibi bir şey. O zamanlar da yeni-sömürgelerde Amerika’ya dayalı diktatörlükler vardı. Gidiş o gidişti. İşte, DP adı altında değişik bir diktatörlük gelişiyor. Farkı eskiden milli şef veya militarizme dayanırken, bu dönemde ABD’ye dayanıyor. Biliyorsunuz o dönemde Türk ordusu bünyesinde bir gladio Özel Harp Dairesi kuruldu.
Mihri Belli: TÜSİAD’da yeni kurulmuştu.
Abdullah Öcalan: Hatta Türk-İş de kurulmuştu. Bunlar aslında komünist hareketin tasfiyesi ve yeni-sömürge tipi bir diktatörlüğün kurulmasının ciddi adımlarıdır.
Mihri Belli: Evet, onun için 27 Mayıs oldu. 27 Mayıs Halk Partisi’nin, İsmet Paşa’nın hareketidir. İçinde bir eylem olarak bizler de olabiliriz, ama yönlendiren İsmet Paşa’ydı ve Halk Partisi’ydi. Ve ordu içinde Kemalist diyebileceğimiz kesimin ağır bastığı bir gruptur, içinde tabii faşistler de var, Türkeş gibi!
Abdullah Öcalan: Aslında bir yerde o zamanki toplumsal düzeyi de yansıtıyor. Sağı da var, sola açık olanı da var.
Mihri Belli: 27 Mayıs’ı yapanların ne sosyalizm, ne de başka bir şey akıllarının kenarından geçmiyor. Niyetleri ne olursa olsun kendi iradeleri dışında toplumdaki birikimin dışa vurması sonucu Türkiye toplumunda adım adım bir sola açılış oldu. Ve İşçi Partisi kuruldu, yine Doğan Avcıoğlu Yön dergisini çıkarmaya başladı. Doğan Avcıoğlu yurtsever, tutarlı bir insandı. Tutarlı-yurtsever oldu mu korkmayın, onunla ittifak kurulur. Onun için biz Doğan ile ittifak kurabildik. Doğan Avcıoğlu ekibinden gelme diye gözüken bazı tipler; İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Mümtaz Sosyal gibileri var. Şimdi onlar Doğan Avcıoğlu’nun hatırı için bize merhaba demişlerdir. Yani bu ülkede bir Marksist-Leninistin en tutarlı, en bilinçli yurtsever olduğunu kavrayacak durumdaydı Doğan Avcıoğlu. Onun için birçok dedikodular çıktı.
Abdullah Öcalan: Bence en gerçekçi Türk aydınlarından biri de Doğan Avcıoğlu’dur bu süreçte.
Mihri Belli: Demokrasi mücadelesinde önemli katkıları olmuştur.
Abdullah Öcalan: 1960’lar sonrası aydınlanmasının en gözde aydınıdır.
Mihri Belli: Onun aleyhinde dedikodular, işte “Mihri Belli seni yönetiyor, Doğan Avcıoğlu’nun dizginlerini aldı Mihri Belli” gibi boş laflar çıkmıştı. O odur, ben de bendim.
Abdullah Öcalan: Bu dönemde bir Doğan Avcıoğlu ve sizler sola açılımı giderek yönlendiriyorsunuz. TİP gelişir, milli demokratik devrim daha sonra gelişecektir.
Mihri Belli: Şimdi burada bir şey var; Doğan Avcıoğlu’yla Yön aşaması bittikten sonra ve biz kendi yayın organlarımızı çıkarmaya başladıktan sonra, Doğan Avcıoğlu bizden uzak durmaya başladı. İşte o zaman onun sol cuntacılığı başlar!
Abdullah Öcalan: Ondan sonra sol cuntaya başlıyor.
Mihri Belli: Başlıyor ve ucunda da başbakanlık var.
Abdullah Öcalan: 1965 midir tarih?
Mihri Belli: Hayır, 1967-68 sonrasıdır.
Abdullah Öcalan: Yön’den sonra yol ayırımı! Sizler daha değişik bir yol…
Mihri Belli: Biz kendi organımızla kendi kitlemize hitap ediyoruz.
Abdullah Öcalan: Doğan Avcıoğlu orduyu esas alırken…
Mihri Belli: Biz gençliği esas aldık.
Abdullah Öcalan: Devrimci gençliği esas aldınız.
Mihri Belli: Bu sefer 12 Eylül’den sonra ben Büyükada’da bir yerde saklanıyordum.
Abdullah Öcalan: 12 Mart.
Mihri Belli: 12 Eylül’den sonra. İdmandan düşmeyeyim diye, çıkıp o çamlarda koşuyordum sabahları. Bir baktım uzaktan Doğan Avcıoğlu geliyor. Yanında da karısı vardı. Sakallı olduğum için beni tanıyamadı. “Polise desek ki, tesadüfen birbirimizi gördük inanmaz bütün bunlara, -dağ başında” dedi. “Randevuludur” dedi.
Abdullah Öcalan: Örgüt için geldiler!
Mihri Belli: Konuştuk ne yapıyorsun, “bize de gelmedin” dedi. “Bana dokunmuyorlar” dedi, “bakıyorlar ciddi bir adam, tarih yazıyor dokunan yok. Gayriciddi bir iş, kime dokunuyorlar ki…” Doğan Avcıoğlu’ndan ayrılacağımız sıra kendisine, “Bak Doğan, biz ikimiz beraberken onlar geldi ve bizi böldü, sonra sen şey sevdasına düştün, omuzu ne kadar kalabalık adam katılırsa saflarımıza, iktidara o kadar çabuk yanaşırız düşüncesine kapıldın ve bundan dolayı yollarımız ayrıldı” dedim. Hikâye buydu. Ama şu bir gerçek; 1967 ile 1970 yılı arasında Halkçı Parti icraatıyla düş kırıklığına uğrattı. Ve ondan sonra TİP’e umut sardık, sosyalizm idealine eğilim gösterdik…
Abdullah Öcalan: Ve öğrenci gençlik.
Mihri Belli: Üniversite gençliğini esas aldık! TİP’ten sonra radikal ayrılış oldu ve gençlik doğrudan doğruya o zamanın elli yıllık Marksist-Leninist hareketi içinde sağlam ne varsa onun temsilcisi durumunda olan kimselerin yönlendirdiği bir hareket haline geldik. Ve o sırada yürütülen mücadelede inisiyatif bize geçti, biz o yıllarda ilerledik, karşı taraf geriledi. Dönem geldi ve baktı ki bu gidiş, gidiş değil ve doğrudan egemen güçler kendi yasalarını çiğneyerek adam öldürmeye başladılar.
Abdullah Öcalan: Faşist hareketin cinayet işlemesi!
Mihri Belli: Yok, faşist hareketin değil devletin cinayetleri. Devlet, faşist hareketi kısmen kullanmış olabilir.
Şimdi Deniz Gezmiş’le bir anımız var: Deniz Ortadoğu’da bana gelecekti, gelemedi. Bir arkadaşı vardı İsmet diye, onu yolladı. “Ortadoğu’nun çamlıklarında buluşalım” dedi. Kendisi gelemiyor. Ben arabayı toprak yollardan sürdüm, çamlıklara gittim. “Niye gelmedin” dedim, “beni öldürecekler” dedi, “seni evinde biliyorlar, pusu kurmuşlardır.” “Beni öldürürler” dedim, “Yok, seni şimdi öldürürlerse çok gürültü çıkar, sıra sana gelecek” dedi. Yani o liderlerin havası buydu. Biz kalkıp da silahlı savaşı seçtik, en doğru yol budur, gerillasını kuralım diye bir şey yok! Doğrudan can savunmasına ittiler.
Abdullah Öcalan: Meşru savunma.
Mihri Belli: Meşru savunmaydı, kesinlikle böyleydi. Ve buna halk savaşı adını takmak, bunu yakıştırmak doğru değil.
Abdullah Öcalan: Yani “silahlı devrim için herhangi bir hazırlık, örgüt yok” diyorsunuz.
Mihri Belli: Hayır, yok. Yani emri vaki ile karşı karşıyaydık.
Abdullah Öcalan: Silahlanma bu temelde oldu.
Mihri Belli: Bu temelde oldu ve biz buradaki hatayı şöyle yaptık: Merkezi olarak bir savunmayı düşünmekten ziyade, herkes kendini savunmakla yükümlüdür. Şimdi, her fakülte savunmasını kendisi sağlarsa, silahını kendisi sağlarsa seni niye dinlesin?
Abdullah Öcalan: Ve dağınıklık başladı.
Mihri Belli: Dağınıklığın temellerini atmış olduk.
Abdullah Öcalan: Hatanız burada. Merkezi bir koordine olmalıydı.
Mihri Belli: Koordine sağlam. Merkezi illegal parti değil. Savunma örgütüdür.
Abdullah Öcalan: Savunma komiteleridir.
Mihri Belli: Evet. Merkezi bir otoriteye bağlı. Biz bunu perakendeye bıraktık ve hiç o alanda yetenekli olmayan insanlar bu işlere karıştı.
Abdullah Öcalan: Bir yerde hem siyasi, hem eylemsel anlamda merkezileşememeniz alt düzeyde birçok başıboş grupların silahlanmasına, kargaşayı geliştirmelerine ve düzene de böylece fırsat sunmalarına yol açtı.
Mihri Belli: Çok doğru. Bir de çok önemli bir hata; o zamanki Filistin devriminin sağladığı büyük olanakların farkında değildik.
Abdullah Öcalan: Aslında Mahabad’a gitmek istiyorsunuz, Yunanistan isyanına gidiyorsunuz. İyi de, burada çok ciddi bir Filistin isyanı var. Eğer onun doğru bir değerlendirmesi olsa, iyi bir hazırlık ve üslenme alanı olarak düşünülse kesinlik bir Türkiye gerillası yaratılabilirdi.
Mihri Belli: Onun olanaklarını değerlendirme olsa… O zaman gidip silah isteyene “Mihri Belli’den kâğıt getir” diyor Filistinliler. Ve elemanları da vardı, perakendeye dökülmüş. Ben bir sene gecikmeyle Filistin’e gittim. Bir sene çok önemlidir.
Abdullah Öcalan: 12 Mart’tan sonra.
Mihri Belli: 12 Mart’tan sonra.
Abdullah Öcalan: Önce olacaktı, 1970’de olmalıydı!
Mihri Belli: Bir sene önce olacaktı.
Abdullah Öcalan: Evet, o hazırlığı gelip Filistin’de yapmış olsaydınız, kesin devrimci gençlik hareketi gerillaya yönelirdi. Tıpkı Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi bir Türkiye gerillası gelişecekti. Sinanlarınki maalesef çok gecikmiş bir gerilladır!
Mihri Belli: Çok gecikmiş ve çok da acemi! Bir de şu var; 1960-69’da yargıtay oybirliğiyle “Milli demokratik devrimi savunmak suç değildir” diye kararını verince, derhal ben legal partiyi kurmaya…
Abdullah Öcalan: Legal parti kurmak.
Mihri Belli: Bizzat ben kuracaktım.
Abdullah Öcalan: Bunu kurmayışınız büyük eksiklik.
Mihri Belli: Kuracaktım ve öteki partiler gibi değil, Tandoğan gibi meydanlarda yüzbin kişiyi toplayarak çıktık ve İstanbul meydanlarını tam doldurarak yola çıktık.
Abdullah Öcalan: Yani o potansiyelin bir legal partisini kurmalıydınız.
Mihri Belli: Kuracaktık, kapıyı çatlattık!
Abdullah Öcalan: Sorun değil.
Mihri Belli: Mühim sorun değil. Kapayınca da günah bizden gidecekti.
Abdullah Öcalan: Meşru direnme gerekçesi haline gelirdi. Demek ki, 196970’te legal parti kuramayışınız ve çok diri olan Filistin devrimiyle zamanında ilişki kurup, gerilla hazırlığı yapamayışınız 1971 yenilgisinin esas nedenleri oluyor. Bir de buna şu eklenmeli; birçok başıboş gençlik grubu hızla silahlanıyor ve dağınık eylemlere başlıyor ve elbette ki bunun başarı şansı da yok!
Mihri Belli: Bilakis olumsuz ve karşı tarafa yarıyor, halkı bizden uzaklaştırıyor. Yalnız bir şeye itiraz edeceğim; evet biz bu savaşı kazanmamıştık, ama direnişin temellerini güçlü atabilirdik.
Abdullah Öcalan: 1970 sonrasına büyük bir miras bırakılırdı. 1971 Mart faşist darbesine başarıyla karşı koyamazdınız. Yenilgi belki yine olabilirdi, ama güçlü bir direniş de ortaya çıkarılabilirdi.
Mihri Belli: Ama müthiş direnilebilirdi.
Abdullah Öcalan: 12 Mart öyle hızlı sonuca gidemezdi ve o büyük devrimci kabarış çok kısa sürede çar-çur edilemezdi. Aslında bu şansı kaçırdınız. Bunun için özellikle şu özeleştiriyi geliştirmekte büyük yarar var: Sizin ben geçmiş direnişlerinize saygı duyuyorum ve değerli buluyorum. Komünistlerin esas güveni, devrimci düşüncenin militanları ve öncü güçleriydiniz. Bu olumludur, inkâra gelmez bir durumdur ve başarılmıştır. İttifakın kesilmesi iyi olmamıştır. Tek başına cuntaya gidiş, Doğan Avcıoğlu açısından başarısızlığın da bir nedeniydi. Çok sıkı bir iç içelik olsaydı daha fazla başarı şansı olabilirdi.
Sizin de TİP’e karşı gençliğin devrimci militan hareketini geliştirmeniz olumlu bir adımdır. O zaman ben de vardım ve milli demokratik devrimciler deniliyordu. Bu gençliği şüphesiz bir adım daha ileri götürüyordu, fakat bunun doğal sonucu olarak legal düzeyde bir partisi olabilirdi! Bu sürerdi de, sürmezdi de, kapatılırdı da, kapatılmazdı da. Önemli değil. Ama zamanında kurulmaması önemli bir eksiklik. Ama asıl önemli eksiklik; 12 Mart darbesi, yani faşizmin ayak sesleri “pat pat” duyuluyor ve bu açıdan bir hazırlık gerekiyordu. Aslında devrimci gençlik bunu duymuyor değil! Vietnam, Küba deneyimleri inceleniyor, halk savaşı teorileri epey tartışılıyor, fakat pratik hazırlıkları pek yok! Filistin akla gelmiyor dediğiniz gibi. Gelse de fazla böyle üzerinde düşünülmüyor.
Mihri Belli: Bazı saplantılarımız vardı; mesela Arafat böyle selam veriyormuş.
Başka bir başlık ile sürecek…
