14 TEMMUZ DİRENİŞİ ÖZGÜRLÜK İRADESİNİN ZAFERİDİR

Serxwebûn Arşivi’nden – Temmuz 1998

tarafından Özgür Basın Arşivi

PKK devrimciliği, yaşama aşk ilan etmektir…

 

Tarih 14 Temmuz 1982. Mehmet Hayri Durmuş yoldaş, Diyarbakır’da PKK Urfa Grubu Davası’na katılıyor. Genel sorumluluğu üstlenmiş bir önder kişilik olarak, bütün davalarda yer almak ve savunmalara yön vermek için yoğun çaba harcıyor. PKK davaları içinde belirleyici yeri olan Urfa Davası’nın artık son duruşması yapılıyor. Hayri yoldaş, Kürdistan halkının kaderine yön veren o büyük tarihsel eylemin başladığını ilan edecek. Aslında katıldığı birkaç duruşmanın ardından eylem kararını açıklamak istiyor. Fakat faşist mahkeme başkanı Emrullah Kaya kendisine bir türlü söz vermiyor. Hayri yoldaş bu yüzden sıkıntılıdır; üstlendiği görevin sorumluluğunu yerine getirmekte gecikmenin ve eylem kararını zamanında açıklayamamanın sıkıntısını yaşıyor. Her hareketinde bunu belli ediyor. Son duruşmaya giderken oldukça kararlıdır: Hücresinde kendi yöntemleriyle haberleştiği arkadaşlarına, “Bu kez kesinlikle söz almayı mutlaka başaracağım” diyor. 14 Temmuz günü yapılan duruşmada yeniden söz almayı talep ediyor ve bu sefer talebine olumlu karşılık alıyor. Başarmıştır. Yerinden kalkıp emin adımlarla kürsüye doğru yürüyor ve Büyük Ölüm Orucu eyleminin başladığını ilan ediyor.

 

Hayri yoldaş savunma yapmıyor, herhangi bir talepte de bulunmuyor. Daha öncesindeki süreçlerde de aynı şekilde davranıyor. Bütün istediği siyasi kişiliğine ve örgütsel kimliğine ağır saldırılarda bulunulmaması, partisini ve parti davasını savunma hakkının elinden alınmaması. Ancak düşman PKK’nin önder kadroları başta olmak üzere, tüm tutsak kitlesinin varlığını adadıkları özgürlük ve bağımsızlık davasının karşısına çıkarmak için her türlü kirli zulüm ve işkence yöntemini uygulamayı ısrarla sürdürüyor. Hayri yoldaş, düşmanın bu iğrenç politikasını teşhir ediyor. Düşmanın kendilerini parti kimliğinden koparmak için her türlü vahşi ve barbarca yöntemi denediğini, savunma haklarının gasp edildiğini ve en doğal taleplerine kulaklarını tıkadığını belirtiyor. Kendilerine dayatılan şey, teslimiyet ve ihanettir. Bunun karşısında açıkladığı eylem biçimini seçme dışında kendilerine bir savunma yolunun bırakılmadığını dile getiriyor. Sahte mahkeme heyeti telaşa kapılıyor ve Hayri yoldaşı ölüm orucundan vazgeçirmeye çalışıyor: “Dilekçenizi verin, savunmanızı başka yerlere verelim, eylemi bırakın” diyor. Ancak Hayri yoldaş bir kez kararını vermiştir ve bu, geri dönüşü olmayan bir karardır. Bu yüzden kendi tutumunda ısrar ediyor.

 

Hayri yoldaşın söylenecek birkaç sözü daha var. “Son olarak bir şey söylemek istiyorum” deyip konuşmasına devam ediyor. Bağımsız ve özgür yaşamak isteyen herkese bir çağrı niteliğindeki son sözlerini “Kim bağımsızlık adına yola çıktığını iddia ediyorsa ve mücadelede samimiyse, kendisi için silahlı mücadeleyi esas almalıdır. Kürdistan ancak bu yolla kurtulur. Dünya, bölge ve ülkemizin koşulları bunu zorunlu kılıyor. Söyleyeceklerim bu kadar. Bu, mahkemeye son gelişimdir. Kürdistan Vietnamlılaşıyor. Bu insan çığlıklarını unutmayın” cümleleriyle tamamlıyor.

 

Bu eşsiz insan, mahkemeden zindandaki hücresine döndüğünde müthiş sevinçlidir, içi içine sığmıyor. Bir kelebek gibi daracık hücresinin içinde kanat çırpıyor. O zamana kadar duygularını dışa vurmakta son derece ürkek davranan Hayri yoldaş, o anda sevincini arkadaşlarıyla paylaşmak istiyor. Üstlendiği görevi gerçekleştirmenin ve tarihsel bir eyleme başlamış olmanın sınırsız mutluluğu içinde, ağzından “Başardık, başardık; altı kişiyle başardık” sözcükleri dökülüyor. Düşünün: Bu sözleri söyleyen insan düşmanın elinde tutsaktır. Güç dengesizliği anlatılırken, kimi zaman zayıf taraf için “çıplak ellerinden başka kullanacak silahları yoktu” denilir. Ama o çoğu zaman “çıplak ellerini” bile kullanma olanağından yoksun bırakılmaktadır. Düşman her şeyiyle ortama hâkimdir. Tutsağın bedeni de düşmanın denetimindedir, ona da hükmedebilir. Ancak düşmanın asla hükmedemeyeceği bir şey vardır: O da devrimcinin ruhudur. Hayri yoldaşın ruhu, düşmanın asla ulaşamayacağı yüceliktedir. Bu nedenle zafer, bu kararın ilan edildiği anda kazanılmıştır. Kararı alan insanların içinde Mehmet Hayri Durmuş gibi sözünün eri bir devrimci önder varsa ve bu kararı hayata geçirmede başı çekiyorsa, bu böyledir. Çünkü O’nun kitabında başlangıcın her zaman sonucu belirlediği yazılıyor. Sahte mahkeme heyeti bu gerçeği belki de herkesten daha iyi biliyor. Hayri yoldaşın kararında ısrarlı olduğunu gördüğünde, apar topar mahkeme salonundan hızla çıkıp gidiyor.

 

“İnsan seçim yapmak zorundadır. Gücünün kaynağı budur: İnsan, verdiği kararlarla güçlüdür… İnsanın kendi yolunu seçmesi daha da zordur. Hiç seçim yapmayan kişi, tanrının gözünde ölü sayılır; soluk almayı, sokaklarda yürümeyi sürdürse de” diyor bir yazar. Kemal Pir yoldaş da seçimini yapmıştır. Mehmet Hayri Durmuş gibi bir yoldaşı vardır. Özgürlük de bu değil midir zaten? Özgürleşmek, kendine yoldaş seçmektir. Yoldaşlar arasındaki sınırsız güven ve bağlılığın en soylu örneği, onlar arasındaki ilişkinin ta kendisidir. Bunun içindir ki, Kemal yoldaş sık sık, “Hayri düşünmüşse ben katılırım, Hayri yapmışsa ben katılırım” diyor. Nitekim Hayri yoldaşın Ölüm Orucu kararını açıklamasından sonra, Kemal yoldaş söz alıyor. Eylemde çoğunlukla herkesin önünde yer almış olan Kemal yoldaş, bu kez ikinci sırada kalmayı tercih ediyor. Belli bir dönem için zindandaki tutsak kitlesine teslimiyetin hâkim kılınması kendisini oldukça zorluyor ve bunun sorumluluğunu omuzlarına almaktan çekinmiyor. O, yenilgiye doymayan sahte pehlivan misali pratikte defalarca başarısızlığa uğradığı halde komutanlık sevdasından vazgeçmeyen tipe duyduğu öfkeyi açığa vurmaktan çekinmiyor. Bu noktada her partilinin ilke edinmesi gereken devrimci ahlakın eşsiz bir örneğini sergiliyor. Yoldaşlarına, “Ben yenilmiş bir ordunun komutanıyım; yenilmiş bir komutan, orduya komutanlık edemez. Ama biri direnirse, ikinci ben olurum” diyebiliyor. “Gururun parıltısı, en büyük bilgeliği bile kör edebilir.” Büyüklük, O’nun doğasıdır; bu yüzden her zaman mütevazı davranıyor. Kemal yoldaş, sözcüğün gerçek anlamında bir büyük insandır. Kendisiyle birlikte çevresini de büyütmek için muazzam bir çaba harcıyor. “Küçük insanlar, büyük davaların sahibi olamazlar” sözleri O’na aittir ve bu sözler yol gösterici bir ilke olarak dilinden hiç düşmüyor. Ölüm Orucu kararına katıldığını açıklarken, tıpkı Hayri yoldaş gibi son derece mutlu ve neşelidir. Çünkü artık seçtiği yaşamla özdeş olan soylu bir eylemin içinde ve bu eylemin başındadır. Böylesi bir anda duyduğu hoşnutluğu ve iç huzurunu, “Oh be, direniş ne kadar güzel” sözcükleriyle ortaya koyuyor.

 

PKK devrimciliği, yaşama aşk ilan etmektir. Kemal yoldaş da kendi ruhuyla PKK’nin ruhunu şekillendiren seçkin bir kişilik. Ama yine de O’nun kadar yaşamla dopdolu olan başka bir insana daha rastlamak gerçekten çok zor. Yaşarken yaşamayı O’nun kadar başarabilen bir insan ender bulunur demek kesinlikle yanlış değil. Yaşam O’nu değil, O yaşamı yaşıyordu demek, belki de O’nun yaşam biçimini izah etmenin en çarpıcı ifadesi olacaktır. Bu noktada bizim yaşam karşısındaki duruşumuz sorgulanmaya değer. Bizler, yaşamamız gereken yaşamı gerçekten seçebildik mi? Yoksa başkalarının bize önceden çizdikleri bir yaşamı mı yaşıyoruz? Yepyeni ve kendimizin olması gereken bir yaşamı seçtiğimizde bile, yaptığımız tercihin adamı olabiliyor muyuz? Yoksa burada ikiyüzlüce mi davranıyoruz? Neysen o olamıyorsan, bir ikiyüzlüsün. Tercihinin adamı değilsen, bir ikiyüzlü olarak yaşıyorsun. Belki de çok yüzlü, hatta bin bir surat tipini oynaman bile mümkün. Parçalanmış kişiliğiyle değişik birçok yaşam biçimini bir arada yaşamak durumunda olan birinin gerçekliği özünde bu değil midir? Bir filozof, “İnsan doğru zamanda yaşayamazsa, asla doğru zamanda ölemez” der. Bu nedenledir ki, doğru zamanda yaşamak kadar, doğru zamanda ölmek de önemli ve gereklidir. Kuşkusuz bu gerçeğin en mükemmel temsilci Kemal Pir yoldaştır. O, “Doğru zamanda öl” düsturuna en tutarlı bağlılığı sergiliyor. Bununla birlikte, önderlerinden biri olduğu tarihsel eylemi daha sonraları çarpıtabilecek kimselere karşı önceden uyarıda bulunuyor. Var olduğu her ortama hükmeden o gür sesiyle, “Yarın bazı bedbahtlar kalkıp bizim yaşamdan bıktığımızı söyleyecekler; bizim için, ‘zaten yaşamak istemiyorlardı’ diyecekler. Yaşamak istediğimiz doğrudur. Ama hangi yaşamı yaşamak istemiyoruz? Biz, yaşadığımız bu yaşamın bize ait olmadığını söylüyoruz. Bize ait olan yaşamı ise çok seviyoruz. Biz, uğruna ölüme gidecek kadar bu yaşama bağlıyız” diye haykırıyor.

 

Kemal yoldaş, Ölüm Orucu eyleminin ne denli zor bir eylem biçimi olduğunu çok iyi biliyor. Böyle bir eylem kişiyi her saniye ölüm gerçeğiyle yüz yüze getiriyor. Ruh ve beden burada müthiş bir savaşa tutuşuyor. Küçük adamda ruh bedenden önce ölüyor. Buna karşılık, böyle bir eylemin içindeki büyük adamın her saniye ağzında hissettiği ölümün tadı kendisine hem yön çiziyor, hem de cesaret yüklüyor. Onda beden parça parça erirken, ruh muazzam bir güç kazanıyor ve yenilmez hale geliyor. Böyle bir insan her zamankinden daha çok kendisi oluyor. Yaşam ve ölüm gerçeği bütün çıplaklığıyla bu insanın gözleri önünde seriliyor. Küçük adam gerçekle yüz yüze gelmekten korkuyor, gerçeğin bütünlüğünü görmeye dayanamıyor ve bu yüzden de hep geri adım atıyor. Bu adam rahat ve huzurlu bir ortam istiyor. Bunun için kör olmayı tercih ediyor. Gerginlikten kaçmak, kendini sıkıntıya sokmamak, küçük mutluluklarla yetinmek ve rahatı istemek, bakar-kör olmayı gerekli kılıyor. Büyük insanda ise ruh ile beden arasındaki o korkunç savaşımda, ruh ile beden arasında zamanla uyum gerçekleşiyor. Bu gerçeği Kemal yoldaş daha değişik sözcüklerle çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. “Biz Sırat köprüsünden geçiyoruz. Ya geçeceğiz, ya geçeceğiz. Bizim için düşmek söz konusu olamaz, bunun için geçeceğiz” diyor. Bu tür bir eylemin kırılması, Sırat köprüsünden düşmektir ve bu da bitişin başlangıcı demek oluyor. Köprüden düşmemek, aynı anlama gelmek üzere halkın kurtuluş umutlarının sönmesine asla izin vermemek için başarıyı zorunlu ve kaçınılmaz sayıyor.

 

Proletarya devriminin büyük ustası Lenin, devrime önderlik edecek militan tipin özelliklerini tanımlarken, bir de “düşmanlarının bile saygısını kazanacak” kadar bir büyüklüğe ulaşması gerektiğini vurguluyor. Kemal yoldaş böyle bir devrimcidir: Yoldaşlarının sınırsız sevgisi kadar, düşmanlarının saygısını kazanmayı da başarıyor. Örnekleri sayısızdır. Mahkeme başkanlığı ve savcılık makamında oturan üniformalı düşmanları, kendisine “siz” diye hitap etmek zorunluluğu duyabiliyor. Bazı subaylar salt kendisini daha yakından tanımak amacıyla cezaevine gelip hücresinin önünden geçerek O’nu görmeye çalışıyor. Bir ziyaret günüdür: Tutsaklar çay yapıyorlar. Tam içmeye başlayacakları sırada arama olduğu söyleniyor. Asker bir gardiyan gelip “Kemal burada mı?” diye soruyor. Kemal Pir yoldaş kapıya çıkıyor “ne var?” diye soruyor. Asker arama olduğunu, saklanması gereken bir şey varsa saklayabileceğini belirtiyor. Kemal Pir, “Burada bir şey yok, sen git çayı ve ocağı sakla” diyor. Gardiyan çayla ocağı ve bu arada fark edilmeyen radyoyu alıp gidiyor. Arama işlemi bittikten sonra, sakladıklarını getirip eski yerine bırakıyor. Oysa gardiyanın yaptığı iş yaşamına mal olacak kadar riskli bir iş. Ama yine de hayatını tehlikeye atmaktan çekinmiyor. Kemal yoldaş, halk çocuğu dediği insanları çok iyi tanıyor ve böylesi insanları etkilemesini müthiş başarıyor. O, cezaevi yönetimi ve tüm cezaevi personeli üzerinde de büyük saygınlık uyandırıyor. Kuşkusuz saygınlık kişiye bahşedilmez, kişinin kendisi tarafından kişiliği, düşünce, davranışları ve eylemiyle yaratılır. Kemal Pir’in düşmanları üzerinde uyandırdığı saygınlık böyledir.

 

Saygı ve sevgi, özellikle yoldaşları ve devrimciler söz konusu olduğunda, güveni de beraberinde getiriyor. O’nu tanıyan herkes, ister dışarıda ister zindanda olsun, kendisini O’nun yanında daima güven içinde hissediyor. Kemal yoldaşı “yenilmez bir ordu” ya da “tek kişilik parti” olarak tanımlayan birçok insan var. Öyle ki, O’nun bulunduğu yerde korkunun izine bile rastlanmıyor. Bugün pratik mücadele ortamında yer alan bazılarının “sorumlum” ya da “komutanımdı, onun için korktum, yanlışlarına ses çıkarmadım” diyebildikleri biliniyor. Bu, müthiş acı ve ürkütücü bir durum. Acıdır, çünkü komutanlık yapmak veya yetkili biri olmak, korku salmayı değil, cesaret ve güven vermeyi gerektiriyor. Ürkütücüdür, çünkü böylesi bir durum Kemal Pir gibi eşsiz bir kahramanın kişiliği ve pratiğinden ciddi bir kopuşun yaşandığına işaret ediyor. Oysa Kemal yoldaşın adeta sihirli bir etkileme gücü var. O’nunla birlikte olan kişi dopdolu yaşadığını hissediyor; en zor ve acımasız koşullarda bile yaşamdan ve yaşamaktan doyumsuz bir zevk alıyor. Mutluluk denilen şeyin farkına O’nunla birlikteyken varıyor. Düşman bunu çok iyi görüyor ve bu yüzden kendisini tutsak kitlesinden ayrı tutuyor. Bakışlarının pişmanlık göstermiş kişilerin bakışlarıyla karşılaşmasına bile izin vermiyor. Çünkü O’nun sitemkâr bir bakışı bile kişinin, zaaf göstermiş olan tutsağın pişmanlık belgesini geri almasına yetebiliyor. Bunun içindir ki, düşman kendisini hep bir kuşatma çemberi içinde tutuyor. “Kemal bakışlarıyla havada uçan sineği bile etkiler” diyebiliyor.

 

Bir de Ali Çiçek yoldaş var. Kemal yoldaşın ardından Ölüm Orucu’na katıldığını ilan eden üçüncü PKK militanıdır. Çok genç yaşlarda mücadele saflarında yer alıyor. Hilvan ve Siverek’te gerçekleşen bütün devrimci eylemlerin altında O’nun imzası bulunuyor. Kemal’in öğrencisidir ve öğretmenini mükemmel izliyor. Adeta “Her zaman öğrenci olarak kalan, öğretmenine borcunu kötü ödüyor demektir” sözünün gereğini yapmaya, iyi bir öğrenci olarak, öğretmeni ile arasındaki mesafeyi sürekli kapatmaya çalışıyor. Öğretmenine olan derin sevgisi ve bağlılığını O’na yakınlaşarak ve O’nun gibi olmaya çalışarak gösteriyor. Kemal yoldaşın kendisini çoğaltma tarzı en anlamlı biçimiyle Kürdistan gençliğinin bu Kızıl Yıldız’ının kişiliğinde somutluk kazanıyor. Ali birçok açıdan Kemal’in özelliklerini konuşturuyor. Kişiliğini zapt edilmez direniş kalesi haline getirmiş, yaşı küçük, ama ruhu ve yüreği büyük bir devrimci. Düşmanın eline geçtiğinde, polis sorgusunda görkemli bir direniş sergiliyor. “Direnmek yaşamaktır” şiarına bağlılığını her yerde ve her koşul altında gösteriyor. En insanlık dışı işkenceler altında bile düşmana vakarla kafa tutuyor. İşkencecilerin yüzüne “Ben PKK savaşçısıyım. Sizin göreviniz beni çözmek, benim görevim ise size karşı direnmektir” diye haykırıyor. Ulusal direniş savaşında, polis sorgusunda adını söylemeyen birkaç soylu devrimciden biridir Ali Çiçek yoldaş; zindandaki yoldaşlarına sorup onların onayını aldıktan ve aradan altı ay geçtikten sonra gerçek kimliğini açıklıyor.

 

Ali yoldaş büyük ya da küçük her eylemde, gelişen her direnişte daima en baştadır. Her zaman Kemal ve Hayri yoldaşların yanı başında saf tutuyor. Kemal gibi her zaman alçakgönüllüdür, ancak onun için bu bir meziyet değil var olmanın ta kendisidir. Zaten gerçek bir devrimci için var olmak, meziyetlerle donanmış olarak yaşamak değil midir? Meziyeti olmayan kimseye nasıl yaşıyor denilebilir? Doğaya bakın: Çiçek güzelliği, ceylan estetiği ve mükemmel olan hızı temsil ediyor. Yine de çiçeğin dili olsaydı, kendisine “sen ne kadar güzelsin” diyen biri karşısında şaşar kalırdı: “Çiçeğim elbette ve güzelim, başka nasıl olabilirim ki?” diye sitem ederdi. Bu gerçek, Ali Çiçek için de aynen geçerli. Büyüklük, güzellik, alçakgönüllülük, baş eğmeyen ve yenilgi kabul etmez direnişçilik, her yanından taşan yaşam enerjisi ve parti davasına bağlılık, O’nun için var olma tarzı oluyor. Bunun için de “Ben PKK kadrosu” ya da “militanıyım, ben komutanım” demiyor. Her zaman bir PKK savaşçısı olduğunu belirtiyor. O’nun uzun olmayan devrimci yaşamında ikircikli davrandığı ve kararsızlık gösterdiği tek bir an bile olmuyor. Yol gösterici kişiliğine denk düşen Kızıl Yıldız adını kendisine Kemal ve Hayri yoldaşlar veriyorlar. Ad sahibi olmak böyle hak edilebilir; ancak bu biçimde bir kimlik sahibi olunabilir ve var olmaya hak kazanabilir. Kızıl Yıldız bize var olmanın gerçek ve mutlaka girilmesi gereken yolunu gösteriyor.

 

14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi’nde yaşamını yitiren en son devrimci oluyor Ali yoldaş. Bu açıdan en uzun süreli direnişi sergiliyor. Gençtir, enerji doludur, inançlıdır; bunlar kendisini günlerce ayakta tutuyor. “PKK bana teslimiyeti değil, direnişi öğretti” diyor her zaman ve öğrendiğini mükemmel yaşıyor. Kısa süren gencecik yaşamının içine tarih yapan bir kişilik ve onun zengin pratiğini sığdırıyor.

 

Bir de Akif Yılmaz yoldaş var. 14 Temmuz Direnişi’nin dört eşsiz kahramanından biridir. Mazlum Doğan yoldaşın öğrencisidir. Mazlum yoldaşın cezaevinden kaçırılması girişiminde uğranılan başarısızlıktan kendisini sorumlu tutuyor. Başarısızlığı başarının gerekçesi yapmakta kararlıdır: “Ben bu başarısızlıkla yaşayamam. Partime ve Mazlum yoldaşa bağlılığım gereği O’nu takip ederim. Vicdanen rahat olmam bu eylemdeki başarıma bağlıdır” diyor. Düşman Ölüm Orucu’na giren devrimcileri 36. koğuşa götürüyor. Bu koğuş hücre tipindedir. Eyleme katılan devrimciler, Ölüm Orucu’nun sonuna kadar burada tutuluyorlar. Eylemin başladığı günün akşamı, Akif yoldaş gardiyanı mesleki adıyla çağırıyor. Oysa gardiyana gardiyan demek, işkence nedenidir; tutsaklar gardiyanlara “komutanım” demeye zorlanıyor. Gardiyan döndüğünde Ölüm Orucu’na başladığını söylüyor ve kapıyı açmasını istiyor. Bunun üzerine Akif yoldaş da bulunduğu yerden alınıp eyleme katılanların konulduğu 36. koğuşun hücrelerinden birine götürülüyor. O, taşıdığı büyük sorumluluk duygusuyla tüm devrimciler için şaşmaz bir örnek oluşturuyor.

 

Evet, 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi’nin üzerinden tam on altı yıl geçti. Ama direnişe önderlik etmiş olan başarmaya mahkûm kişilik, direnişe damgasını vuran devrimci ruh, inanç, cesaret ve kararlılık sonucu belirleyici yaşamsal önemini bugün her zamankinden daha fazla hissettiriyor. Düşmanın gün geçtikte daha da tırmandırdığı imha amaçlı saldırılar ve bununla birlikte mücadelenin ağırlaşan görevleri, en zor ve acımasız koşullarda bile kurtuluş davasına bağlılığını koruyan, kendine güvenini yitirmeyen, yolunu şaşırmadan ve en ufak bir ikircikliğe düşmeden çözüm gücü olabilen sağlam partili kişilikler gerektiriyor. Bu da bizi zorluyor ve imkânsızlıklar ortamını çelikleşmek için bir eğitim sahası haline getiren 14 Temmuz direnişçiliğini her yönüyle kavrama ve uygulama sorumluluğuyla yüz yüze getiriyor.

 

14 Temmuz direnişçiliği her şeyden önce devrimci iradenin zaferidir; bu iradenin en ağır koşulları değiştirme gücünü göstermesi ve bu gücü kendinde ortaya çıkarması kesin sonuca ulaştığına inandığı ve hemen her şeyin adeta bunu doğrular göründüğü bir zeminde düşmana en ağır yenilgiyi tattırmasıdır. Bu direnişçilik, her şeyin aleyhte seyrettiği en zayıf zeminde en güçlü ve tayin edici tarihsel çıkışın yapılabileceğinin kanıtlanışıdır. Devrimcilik de zaten budur, PKK devrimciliğinin özü böyledir. Devrimcilik böyle bir görevi omuzlama işidir. Zindan direnişçiliğinin içinde yükseldiği koşullarla karşılaştırıldığında her şeyden önce özgür mücadele ortamında bulunmak bile istenilen gelişmeyi yaratmak için başlı başına yeterli bir unsur sayılmak durumundadır. Gerçekte ise bunun çok daha ötesinde zengin gelişme olanaklarına sahip olduğumuzu belirtmek gerekir. Buna karşılık sağlam bir parti kişiliğine ulaşmak için harcadığımız çabanın yetersizliği ya da kendisini çoğu kez ele veren isteksizliğimiz göz önüne getirildiğinde adeta zenginlikten gelme bir kararsızlık içinde olduğumuz bile söylenebilir. Başka bir deyişle gelişme sağlamak, başarmak ve kazanmak için bütün veriler ortaya çıkarıldığı ve hazır olarak bize sunulduğu halde biz bunları bir türlü değerlendiremiyor ve belki de değerlendirmek istemiyoruz. Bu tutumumuz, bizi, 14 Temmuz direnişçiliğini günümüz koşullarında en iyi şekilde temsil etmek ve direniş önderlerinin sağlam birer takipçisi olmak yerine, onunla çelişen ve çatışan biri konumda tutuyor.

 

14 Temmuz direnişçiliği, insan iradesinin bütün gücünün halkın kurtuluş davasının hizmetine sunulmasıdır. Böyle bir iradeyi ortaya çıkaran güç, halkın bağımsızlık ve özgürlük ihtiyacıdır. Bu ihtiyacı gidermek, ancak düşmanın soykırım temelinde yürüttüğü gerici savaşa karşı devrimci savaşı geliştirmek, bu savaşı başarıyla sürdürmek ve zafere doğru ilerletmekle mümkündür. Bağımsızlık ve özgürlük ihtiyacı, onu duyanın yüreğinde sönmeyecek bir ateşin yakılmasını sağlar. Korkaklar, eskiden kopmak istemeyenler, acılar içinde boğuldukları halde acı çekmekten kaçanlar, ruhlarını özgürlüğe kavuşturma özlemi içinde olmalarına rağmen yaptıkları seçimin adamı olamayanlar, bir yaşam planı ve onu uygulama iradesinden yoksun olanlar bu ateşin gönüllerini sarmasına karşı direnirler. Böylesi kimseler özünde durumun en kısa sürede eskiye dönmesini arzularlar. Böylece eskiden olduğu gibi yaşamayı ve düşünmeyi sürdürmek isterler. Bedensel olarak bulundukları özgürlük ortamında, özgürlük partisine ait olan her şeyden gereksiz yaşamları için bir gerekçe olarak yararlanmaya çalışırlar. Buna karşılık yürekli olanlar, yeryüzünü ve onun bir parçası olarak kendi vatan topraklarını bir cennet haline getirmek amacıyla yaşayanlar, gözü açık büyük düşler görmesini bilenler, eskimiş ve aşınmış olan her şeyi ateşe verir; büyük acılar çekme pahasına da olsa eskiye ait olan her şeyi terk ederler. Gelişmenin ancak böyle sağlanacağını bilir ve bu temelde özgürlük yürüyüşünü sürdürerek ilerlemeye devam ederler. 14 Temmuz direnişçiliğinin yaptığı ve bizlere öğrettiği şey budur.

 

Yeniden yapmayı öğrenmeden, hiçbir şeyi ortadan kaldıramayız. Bunun anlamı açıktır: Kendimizde kurucu kişilik özelliklerini yaratmadan, dışımızdaki gericilik dünyasını bir yana bırakalım, kendi kişiliğimizde taşıdığımız eskinin dünyasını yıkmamız bile düşünülemez. Kaldı ki sorun sadece sıradan bir gericilik dünyası da değildir. İster tarihsel açıdan ister güncel koşullar temelinde bakılsın, ülkemizin gerçekliği ve halkımıza dayatılan kirli özel savaşın yıkıcı sonuçlarının yüzeysel bir gözlemi bile, vatan ve halka bağlı olduğu iddiası taşıyan her insanda düşmana karşı korkunç öfke dalgası doğurmak için yeterlidir. Bu da kişiyi halkın özgür geleceği için kendisini hazırlamaya ve çözüm gücü haline getirmeye yöneltir. Buna karşılık bizde gelecek özleminin bir hayli zayıf olduğunu belirtmek gerekir. Bizim geleceğe karşı ilgisizliğimiz, geçmişten duyduğumuz korkudan kaynaklanıyor denilebilir. Daha doğrusu bizler gelecekte değil, çoğunlukla geçmişte yaşıyoruz. Geçmişte yaşamak ise, an be an düşmanın halkımıza saldığı korkuyu ve kurtuluşa inançsızlığı yaşamaktır. Geçmiş; acımasız soykırım denemeleriyle, umutsuzluk ve inançsızlığı derinleştiren yenilgilerle, başarısızlığa uğramış direnmeler ve boyun eğmelerle doludur. Yani geçmişin bir bakıma düşman tarafından kazanıldığı ve düşmana ait olduğu söylenebilir. Kendimize açıkça itiraf etmesek bile, geçmişin sahibi olan düşmanın geleceğimizin de sahibi olduğunu düşünüyor ve buna göre davranıyoruz. Oysa belirsizlikler ve kötülüklerle dolu geçmişten kurtulmanın biricik çıkış yolu, kişinin kendine yeni bir tarih yaratmasıdır.

 

Bu çıkış yolu yeniden keşfedilecek bir yol değildir; PKK’nin açtığı ve yürüdüğü bağımsızlık ve özgürlük yolunun ta kendisidir. Eski tarihi ve dolayısıyla geçmişi bir yana atıp kendine yeni bir tarih yapmanın yolu 14 Temmuz direnişçiliğinin yoludur. Bunun en zor koşullarda bile başarıya ve zafere götüren yol olduğu kanıtlanmıştır. Gerçek böyle olmasına rağmen, bizim bu kanıtlanmış gerçeklik karşısındaki duruşumuz inkârcılığı çağrıştırmaktadır. Son tahlilde bu duruş devrimci değil, işbirlikçi bir duruştur. Kendi basit ve dar çıkarlarını hayata geçirebileceği eşref saatini bekleyen işbirlikçi güçlerin duruşu ve tutumudur bu. Böylesi bir duruşun bedenini an be an eriterek yenilmez bir devrimci güce ve zafer yolunda ilerleyen mücadele gerçeğine dönüştüren 14 Temmuz direnişçilerinin ruhu, duruşu ve tutumu ile hiçbir bağı yoktur. Tersine ona karşıdır, onu inkâra kalkışmakta ve reddetmektedir.

 

Kemal Pir yoldaşın dediği gibi, küçük adamlar büyük davaların sahibi olamazlar. Büyük davalar, onlara sahiplik yapabilecek bir büyüklüğe ulaşmayı gerektirir. Böylesi davaların sahibi olmak ve aynı anlamda yüksek bir mücadele pratiği içinde bulunmak, kişiyi en tehlikeli düşmanlarla karşı karşıya getirir. Çünkü büyük davaların düşmanları da büyüktür. Düşmanın büyüklüğü, kişide büyük hassasiyetler geliştirir; kişiyi huzur ve rahat aramaya değil, zorluklar ve engellerle boğuşmaya, dolayısıyla her an müthiş bir gerilim içinde yaşamaya yöneltir. Bu durum devrimci mücadele ortamında yer almanın bir sonucu değil, gerçekte mücadelenin başarı kazanması için en temel bir koşuldur. Gerçeğin peşinde koşan insan huzur ve rahattan feragat etmek, bunun da ötesinde sürekli kendisini sorgulamak, her an yeni gerçeklerle yüz yüze gelmek ve acı çekmek zorundadır. Bir filozofun dediği gibi, yaratıcılık ve keşif de bu acıda saklıdır. Büyük Ölüm Orucu Direnişçilerinin gerçekliği budur. Buna karşılık Şahin Dönmez ve Yıldırım Merkit gibi hainler, kendilerince rahat ve huzur aradılar. Bu rahatlık arayışı, kendilerini düşmanın hizmetine girmeye götürdü. Düşmanın istediği şey de zaten buydu. Onların ölümsüzlük düşleri yoktu; o korkunç zindan yaşamının tüketici havası içinde bir tas sıcak çorba dışında bir şey düşünmüyorlardı. Onlar düşmanın kendilerine reva gördüğü bu onursuz yaşamı bir idam fermanı gibi boyunlarında taşıyorlardı. Rahatlık sadece ortam ve çevreyle ilgili bir durum değildir. İlişkiler açısından da aynı şeyleri söylemek gerekir. Dar ilişkilerle yetinmek, ilişkiyi büyütmemek, insanları etkilemek için devrimin yüceleştiren gücünü kullanmamak, insanların becerilerini açığa çıkarıp geliştirmemek, aşağı düzeyde insan ilişkileriyle yetinmek de rahatlık aramaktır. Böylesi kimseler basit duygularını tatmin edecek ilişkilerin üstüne çıkmak istemezler. İradeleri olmadığı için her zaman her şeyin kuyruğunda sürüklenirler. Onlar aslında yaşamazlar, kendilerine ait bir yaşamları yoktur. Başkalarının yaşamını yaşarlar. Bu da yaşamak değildir. Başkalarına ait bir yaşamın tutsağı olmaktır; bit ve solucana özgü türden asalak bir yaşam sürdürmek, başkalarına ait yaşam kaynaklarını yutarak zaman geçirmektir.

 

14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişçileri bize ait olan yaşamın yolunu gösteriyor ve bu yola girmemizi emrediyorlar. Onlar bize gelişemeyişimize gerekçeler uydurmayı ve mazeretler bulmayı değil, eylemle kendimizi ve koşulları değiştirmemizi öğretiyorlar. Onların bu çağrısına anında ve doğru karşılık verilmedikçe, kendilerine yoldaş deme hakkına sahip olmak mümkün değildir. Bizim görevimiz Onların yoldaşı olmayı başarmaktır. Kusursuz yoldaşlıklar ancak büyüklükte eşitlik sağlamış devrimciler arasında kurulur. En büyük ve sürükleyici özlemimiz, Onların eriştiği büyüklüğü yakalayarak eşitler arasındaki o görkemli yoldaşlığı yaratmak ve yaşamak olmalıdır. 14 Temmuz Direnişçilerinin büyüklüğü, bize sadece ne kadar küçük kaldığımızı gösterdiği müddetçe, Onların anılarına bağlılık halinde olduğumuzu söyleyemeyiz. Eski yaşamı her yönüyle yakıp küle çevirerek ve bu küller üzerinde yeni yaşamı ve onun kişiliğini yaratarak, işte ancak o zaman Onlara layık olduğumuzu gururla belirtebiliriz.

 

Hayri yoldaş, “Parti Önderliği’ni iyi takip etmiş olsaydık, teslimiyet ve ihaneti yaşatmazdık” der. Bu da en büyük çağrılardan biridir. Bunun içindir ki, 14 Temmuz Direnişi’nin yenilmez ruhuna bağlılık, Parti Önderliği’ni doğru takip etmekten geçer. 14 Temmuz direnişi özgürlük iradesinin zaferidir.

 

Ali Haydar KAYTAN

Bunları da inceleyebilirsiniz