Mustafa Karasu, içinde yer aldığı büyük ölüm orucunun 13. yıldönümünü değerlendiriyor.
14 Temmuz’da Diyarbakır zindanındaki düşman politikasını anlamak gerekir. Eğer bunlar anlaşılırsa 14 Temmuz eyleminin kapsamı, bu boyutuyla tartışılabilir, değerlendirilebilir, gereken değer verilebilir. İlkin bunu anlamak gerekir.
12 Eylül cuntasının amacı Kürt halkının ulusal kurtuluş mücadelesini boğmaktı, tasfiye etmekti. PKK ile ulusal kurtuluş mücadelesini dışarıda ezdiği kadar ezmek, dağıttığı kadar dağıtmak, yakalayabildiklerini de cezaevine doldurarak tasfiye etmekti. Cezaevi bir nevi ulusal kurtuluş mücadelesinin gömüldüğü, yenildiği bir yer haline getirilecekti. Ulusal kurtuluş mücadelesinin yenildiği bir sembol durumuna sokulacaktı. Nitekim Kürdistan tarihinde bunun çokça örnekleri vardır. Ulusal kurtuluş için başkaldıran Kürt halkının bu isyanları ezilmiş, kalanlar cezaevlerine atılmış, bir kısmı cezaevinde teslim alınmış, bir kısmı da idam edilerek, tarihe “böyle isyan ederseniz, böyle cezalandırırız” dedirtilmiş ve belirtilmiştir
İşte Diyarbakır Cezaevi’ne biçilen rol de böyle oldu. PKK ve ulusal kurtuluş mücadelesi tümden silinmek, boğulmak isteniyordu. Bu nedenle cezaevlerine çok kapsamlı bir yönelim oldu. Sadece insanları teslim almak, onlara işkence yapmak değil, Diyarbakır Cezaevi şahsında PKK ve ulusal kurtuluş mücadelesinin bitirilmesi hedefleniyordu. Sonuçta cezaevinde çok dizginsiz, çok şiddetli bir işkence, bir zulüm, bir baskı ortaya çıktı.
14 Temmuz öncesi cehennem karanlığıydı
12 Eylül cuntası gelir gelmez büyük katliamlarla, baskılarla halkımız zulüm altında tutulmuş, on binlercesi gözaltına alınmış, onların da on binlercesi cezaevine konulmuştu. Ulusal kurtuluş mücadelesini veren ve bu konuda önemli çalışma yapan bir kesim cezaevine atılmış oluyordu. Bu anlamda Diyarbakır Cezaevi’nde toplanan kitle ulusal kurtuluş mücadelesinin ve halk kesimlerinin sosyal tabakalarının bir maketi olarak, hem kadro, hem taraftar, hem de sempatizan olarak böyle bir bileşimi barındırıyordu. İşte bu bileşime yönelim, PKK’yi ve ulusal kurtuluş mücadelesine yönelim biçiminde somutlaşmıştı. Bunu bir kez daha bugün belirtmek gerekir. 14 Temmuz’u bu temelde değerlendirdiğimiz zaman anlamı daha iyi anlaşılır.
Diyarbakır Cezaevi’ne yüklenildiği ve bu kadar baskının, işkencenin geliştiği bir dönemde dışarıda da köyleri yakılan, gömülen, baskılar altında tutulan halkın üzerinde bir umutsuzluk yaratılmış, hatta bir inançsızlık, bir kaos ortamının geliştirilmiş olduğunu görmekteyiz. Bu yıllarda Kürt halkına tam bir karanlık cehennem yaşatılmıştır. İşte 14 Temmuz direnişçiliği böyle bir dönemde gelişiyor.
Kürt halkının karanlığa gömüldüğü, müthiş bir baskı ve zulmün yaşatıldığı böyle bir dönemde 14 Temmuz eylemi ortaya çıkıyor. 14 Temmuz’dan önceki direnişler de var. Mazlum yoldaşın direniş kıvılcımını çakması, Dörtlerin özgürlük meşalesi gibi kendilerini yakmaları var. Ama bu direnişler 14 Temmuz kadar siyasal sonuçları kadar etkili olamadı. 14 Temmuz’un siyasal olarak etkisinin çok büyük olmasında bu eylemlerin rolü de belirtilmelidir. İşte Kürt halkının evlatlarının, halka çaresizliğin, umutsuzluğun yaşatıldığı bir dönemde en korkunç yıllarda hiçbir mücadele aracının bulunmadığı, düşmanın ise her türlü savaş aracını elinde tuttuğu, tümden hâkim olduğu hâkimiyetini sağladığı alanda, zindanda bu eylemin gerçekleştirilmesi tabii ki anlamlıdır. Bunun anlamı şudur: Bu eylemin yaratıcıları, öyle bir ideolojik-politik düşünceye sahipler ki, öyle bir inanca sahipler ki, öyle bir moral kuvvete sahipler ki, inançları, umutları, özlemleri ve moral değerleri dışında hiçbir imkâna sahip olmadıkları halde, düşmanın en hâkim olduğu yerde, düşmanın bu karanlığında büyük bir ışık olabiliyorlar. Yalnız zindanda değil, halka da büyük bir ışık oluyorlar. Böyle zor koşullarda Parti Önderliği’nin eylem yaptıran, zaferi kazandıran, zafere götüren bir yaklaşım içinde olması tabii ki dışarıda daha fazla imkânları olan halkta da büyük bir umut, inanç, sempati duygularını geliştirmiştir. 14 Temmuz bu yönüyle de irdelenebilir, değerlendirilebilir bir eylemdir.
14 Temmuz yeni bir tarz, yeni bir devrimci anlayıştır
14 Temmuz, aslında yeni bir tarzın, yeni bir yaklaşımın, yeni bir devrimci anlayışın, ya da Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin yeni bir durumu ortaya koymasıdır.
Bu tarz, en zor dönemde bile zaferi görebilme, zafere inanabilme gücünü, hiçbir zorluğun ve sıkıntının bunu engelleyemeyeceğini gösteriyor. İşte bu PKK’liliğin ve önderlik tarzının cezaevinde somutlaşmasıdır. En imkânsız koşullarda en ufak bir imkanı bile zafere dönüştürme umudunun ve inancının bulunmasıdır. Bu tabii ki önemlidir. Bunun yaratacağı sonuçlar kesinlikle en üst düzeyde olacaktır.
PKK ve önderlik tarzı, daha 1970’lerin başında Kürt halkının tümden gömülerek betonlandığı, kendini politik olarak ifade edemediği, umutsuz olduğu, direnmenin ve kazanmanın tarzı değil, teslimiyetin, işbirlikçiliğin ve reformizmin kendini iyimser bulduğu bir dönemde nasıl ortaya çıktıysa, büyük inançla, kararlılıkla ortaya çıkan bir önderlik tarzı olarak yerini aldıysa, işte 14 Temmuz direnişçiliği de PKK önderlik tarzıyla Kürdistan tarihindeki, özellikle 20. yüzyıl tarihindeki en önemli aşamalarından biri olan 1980 cuntası sonrası yürütülen halka saldırı politikasına verilen güçlü bir cevap olarak ortaya çıkmış ve kendisini ispatlamıştır. Bu tarzın tarih sahnesine çıktığını, artık böyle bir tarzın, temponun, üslubun ulusal kurtuluş mücadelesinde yerini aldığını, bu yönüyle de diğer Kürt isyanlarında eksik olan iradenin, inancın, moral yüksekliğinin ve bu düzeyin yeni yaratılan ulusal kurtuluş mücadelesinde olduğunu ortaya koymuştur.
Tabii bu hususu belirtirken, şu nokta da çok önemlidir: O da her savaşta bulunması gereken moral değerlerin yüksekliğidir. Bir savaşın, bir gücün, bir partinin, bir örgütün, bir ordunun, bir ulusal kurtuluş savaşının, bir devrimin yenilmezliğini sağlayan en temel nokta, moral değerlerinin düzeyidir.
14 Temmuz’da düşmanın zulmüne, baskısına, karanlığına rağmen böyle bir çıkışın yapılması, ulusal kurtuluş mücadelesinin, en zor koşullarda bile kendisine inancı ve güveni sağlayacak, her türlü baskıyı, zulmü, teslimiyet politikasını boşa çıkaracak bir moral değerler düzeyine ulaştığını belirtebiliriz. Bu, daha sonraki ulusal kurtuluş mücadelesinin süreklileşmesindeki, düşmanın tüm politikalarının boşa çıkarılmasındaki etken de oluyor.
Tabii bunun en üst düzeyde ifadesini bulan kişi veya kurum ise Parti Önderliği oluyor. Parti Önderliği’nin iradesinin kırılamamasının, gücünü her dönemde ortaya koymasının bedeli moral değerlerindeki yüksekliğin erişilmezliğidir. Bu moral değerlerinin ortaya çıkardığı inancın, direncin kırılmazlığıdır. 14 Temmuz’un böyle zor bir dönemde gerçekleşmesi düşünüldüğünde, bu engin direnişçiliğin diğer bir anlamı olarak da moral değerler düzeyindeki direnci ve kararlılığı gösterebiliriz. Tabii ki moral değerler, bir yerde PKK ideolojisi ve politikasının gücü temelinde ortaya çıkıyor. Bu, PKK’ye inancın da çok güçlü olduğunu, PKK eğer bir yerde yerleşirse, bir yerde biraz maya tutarsa veya bir yerde çalışmasını gösterirse artık onu oradan sökmenin de mümkün olmayacağının kanıtı oluyor.
Şimdi böyle bir düzeyde ideolojik güçlülük, moral güçlülük, örgütsel güçlülük bulunmaktadır. 14 Temmuz bunun kanıtlanmışlığıdır.
PKK’nin altı-yedi yıllık çalışması sonucunda hem toplumda, hem bireylerde böyle bir yenilmezliğin bulunduğunu görüyoruz. 14 Temmuz’un böyle bir anlamı da var.
14 Temmuz, ülkeden çıkış ile dönüş arasındaki köprüdür
14 Temmuz, PKK’nin cezaevinde zafer kazanmasıdır. Cezaevinde zafer kazanmanın, dışarıda da zaferin kesin kazanılacağını ortaya koymuştur. Bu yönüyle de 14 Temmuz, dışarıdaki zaferi kazanma inancını artıran bir etken olmuştur. TC karşısında, bırakalım zindanda, dışarıda birçok imkânın bulunduğu koşullarda zaferin daha da kesin ve net olacağını göstermiştir. Yani 14 Temmuz, ulusal kurtuluş mücadelesinin artık gerçekten kökleştiğinin, yenilmez bir duruma geldiğinin ifadesi olmuştur.
Yine 14 Temmuz eylemi çok önemli bir dönemde gerçekleşmiştir. Türk devleti siyasal hareketleri bastırmış, halkı susturmuş, örgütleri geri çekilmeye zorlamış, ya da yenmiştir. Böyle bir ortamda halkta bir umutsuzluk, mücadeleden bir kaçış var. Yine bir mültecileşme var; mültecileşmenin yaygın eğilim olarak gelişmesi var; mültecileşmenin meşrulaştırılması için çalışmalar var. Böyle bir ortamda 14 Temmuz, bu olumsuz eğilime dur diyen, mülteciliği mahkûm eden, bırakalım dışarıyı, içeride bile savaşın mümkün olduğunu herkese kanıtlayan bir eylemdir. Bu yönüyle de PKK içine sokulmak istenen yenilgiye bir darbedir. Özetle 14 Temmuz direnişçiliği, aynı zamanda PKK’nin mültecilik anlayışlarını daha çabuk darbelenmesi ve devrimci atılım için bir moral destek oluyor. Ya da mülteciliğe karşı savaşta partimizin, Parti Önderliğimizin verdiği mücadelenin 14 Temmuz direnişçiliğiyle tümden zaferle taçlandırılması anlamına geliyor. Bu yönüyle de 14 Temmuz mülteciliğe karşı bir mücadeledir. Bu mücadele Parti Önderliğimiz ve parti tarafından yoğun bir şekilde verilmektedir.
14 Temmuz bu mücadeleyle birleştirildiğinde, mültecilik yenilgili bir durumu yaşamıştır. Mülteciliğin 14 Temmuz’la birlikte tümüyle yenildiğini, tasfiye edildiğini ve mültecilik olsa da artık etkili olamayacağını söylemek mümkündür. 14 Temmuz’un bir diğer önemli anlamı da budur. Bütün örgütlerin mültecilikle tasfiye edildiği, bitirildiği bir ortamda, 14 Temmuz’un böyle bir boyutunun olması, “14 Temmuz nedir” sorusuna verilecek cevapların bir parçası olduğunu gösteriyor.
12 Eylül cuntası 14 Temmuz’da yenilmiştir
14 Temmuz parti direnişçiliğinin yeni bir dönemdeki adıdır da. Ya da 14 Temmuz, 1980’den 1984’e kadar ki dönemin ifadesidir. Bu bakımdan geriye çekiliş ile ülkeye dönüş arasındaki köprüdür. Parti mücadelesinin ve Parti Önderliği’nin bu dönemdeki somutlaşan ve hep ortaya çıkan ismidir. Yine partinin ve Parti Önderliği’nin yenilmez iradesinin 14 Temmuz’da kanıtlanmış ifadesidir. TC’nin 12 Eylül zulmüne karşı PKK’nin savaş ilanıdır. Ya da PKK’nin cunta karşısında savaşı bırakmadığının teslim olmayacağının, her koşulda savaşarak zafer kazanabileceğinin cuntaya gösterilmesidir. Bu yönüyle de aslında cunta şu anda değil, 14 Temmuz’da yenilmiştir.
14 Temmuz’un bir ifadesi de cuntanın yenilmesidir. Cuntanın iflasıdır, cuntanın boşa çıkarılmasıdır. Cunta her tarafın güllük gülistanlık olduğunu, hâkim olduğunu ve ulusal kurtuluş mücadelesini ezdiğini gösteriyordu. Böyle büyük bir güveni yaşadığı bir anda 14 Temmuz darbesini yemesi, moral ve ideolojik anlamda kaybetmesi, onun için büyük bir yenilgidir. Ve 14 Temmuz, cuntaya karşı savaşmak isteyen, cuntadan memnun olmayan, rahatsız olan tüm toplumsal tabakaları, halk kitlelerini, Kürt ulusunu cuntaya karşı savaşta cesaretlendirdiği ve kendisini de donattığı bir tarih oluyor.
Bu yönüyle 14 Temmuz, halkta gelişebilecek bir umutsuzluğa karşı, cuntaya karşı savaşan, cuntayı boşa çıkaran, iflas ettiren ve halkı yeniden savaş sahnesine çeken, gözünü savaşa diktiren bir dönemin, bir tarihin adı oluyor.
14 Temmuz’un en önemli özelliği ise PKK’nin çalışma tarzı, temposu ve üslubudur. PKK’lilik nedir; nerede nasıl çalışılır; koşullar nasıl değerlendirilir sorularına bir cevap ve önemli bir örnektir. En zor koşullarda bile çalışma tarzını, temposunu ve üslubunu kazanmaya göre ayarlamaktır. 14 Temmuz PKK’nin tarz, tempo ve üslubudur. Bu anlamda 14 Temmuz en zor koşullarda yarattığı eylemiyle, düşmanı yere serecek tarzıyla, temposuyla, yaklaşımıyla bir örnek teşkil etmiştir. Bu tarz geleceğe güven vermektir. Bu, örgüte, halka güven veren ve büyük bir güveni ifade eden bir tarzı ortaya koyması itibariyle değerlendirilmelidir. Yani 14 Temmuz direnişçiliği günlük değil, PKK tarihiyle, geleceğiyle ilgili birçok yaklaşımı ortaya koyan bir eylemliliktir. Düşmanın Kürt halkını tümden imha etme politikasına, Kürdü mezara gömme politikasına, cevaptır.
Düşman itirafçılığı geliştirmeye çalışırken, cezaevlerini yenilgiye ve bozguna uğratmak isterken, böyle bir yok etme hamlesini başarmayı hedeflerken, 14 Temmuz buna yönelik bir karşı hamledir. Düşmanın hamlesine hamleyle karşılık verme tutumudur. Bu, PKK tarzının bir biçimi oluyor. Eğer düşman hamlesinin ciddiyeti kavranmasaydı, PKK’yi yok etme, mezara gömme, herkesi teslim alma, ihanete sürükleme hamlesinin boyutu, gelecekteki sonuçları, ulusal kurtuluş mücadelesine vereceği zararlar anlaşılmasaydı, böylesine yoğun bir siyasal değerlendirmeye erişilmeseydi, 14 Temmuz direnişinin önderleri bunu görmeseydi, böyle bir eylem gerçekleşmezdi. Bu yönüyle de düşmanı takip etmenin, düşmanı kavramanın, düşman hamlelerini izlemenin ve buna cevap vermenin adı oluyor 14 Temmuz.
Demek ki bu, düşmanın gerisinde kalmama, düşmanın tüm hamlelerini boşa çıkarma biçimindeki PKK tarzının, önderlik tarzının; yine önderliğin düşmanı tanıma ve tarzını ona göre ayarlama politikasının 14 Temmuz’da gerçekleşmesi oluyor. Bu oldukça önemlidir; öğreticidir ve aynı zamanda güven vericidir. Düşmanın yok etme hamlesine yönelik karşı bir hamle geliştirmek, tutsaklara büyük güven vermiş, onları partiye bağlamış ve direnişe çağrı olmuştur. Bir nevi direnişleri geliştirmenin tarzı, düşmanın hamlelerine cevap veren, bunları boşa çıkaran tarz olmuştur.
14 Temmuz’un cezaevinde böyle bir etkisi oldu. Dışarıda ise düşmanın halka yönelik imha ve mezara gömme hamlesine güçlü bir cevap oldu.
Tabii bu direnmenin bir boyutu daha var; onu da vurgulamak gerekir: İnsanlık dışı saldırıya karşı, şovenist saldırıya karşı, her türlü ulusal-kültürel saldırıya karşı PKK çıkışında oluşan insani değerlere, ahlaki değerlere yönelik saldırılara karşı dur demenin adı oluyor. Çünkü Türk sömürgeciliği de bu değerlere saldırının adıdır.
14 Temmuz tüm ezilen halkların öfkesidir
14 Temmuz direnişçiliğinin bir de evrensel adı vardır. Türk egemenliğini, Türk şovenizmini en güçlü bir biçimde tanıma vardır. Türk egemenleri yalnız Kürtlerin değil Çerkezlerin, Lazların, Ermeni’nin, Rum’un da düşmanıdır. Bugüne kadar bu halklara hep bu yöntemlerle yönelmiştir. Bugün de aynı politikayı olduğu gibi uyguluyor. Bütün halklara karşı geliştirilen ezme politikası şimdi Kürtlere karşı geliştiriliyor. Ya da cezaevindeki tutsaklara böyle bir politika uyguluyor. İşte 14 Temmuz, bütün halklara, toplumlara ve tutsaklara yönelik başvurulan politikaya karşı bir öfkenin adı oluyor. Türk egemen sınıflarının gericiliğinin bilince çıkarılması ve buna karşı direnişin sergilenmesi oluyor. Rum’un, Ermeni’nin, Çerkez’in bastırılmasına, katledilmesine karşı Türk şovenizminin gerici özünü kavrama ve buna karşı büyük bir direniş oluyor. İnsanlığı temsil etme oluyor. İnsanlığın ve insanlık kültürünün yenilmediğini, Türk egemenlerinin şovenizmine rağmen, eninde sonunda insanlığın kültürel değerlerinin, insanlığın direniş değerlerinin kazanacağının ispatı oluyor.
Bu yönüyle de 14 Temmuz, sadece PKK’lilerin değil ya da birkaç kişinin direnişi değil, insanlığı kendi şahsında temsil eden, insanlığın en önemli değerlerini kendisinde var eden PKK ve önderlerinin insanlığı savunmayı, insanlık değerlerini her saldırıdan korumayı ifade ediyor. Yani insanlık dışı güçler, ne kadar barbarlık uygularlarsa uygulasınlar, ne kadar araçları ellerinde bulundururlarsa bulundursunlar, bunun kendilerine kazandırmayacağını, eninde sonunda kazananın insanlık kültürü, insanlık değerleri olduğunu 14 Temmuz adımı ortaya koymuştur. Bu anlamda bütün halkların öfkesini dile getirmiştir.
14 Temmuz enternasyonalizmin en güçlü örneğidir
14 Temmuz’un bununla bağlantılı olan enternasyonalist özelliği de vardır. Kemal PİR yoldaşın bu eylemin manevi komutanı olması, komutanlığın bu arkadaş şahsında somutlaşması ve direnişçilerin kendilerini bu arkadaş etrafında birleştirmeleri, aynı zamanda bu direnişin temel özelliklerinden olan enternasyonalist özü de ortaya koymaktadır. Burada sadece Kürt halkına karşı değil, her türlü demokratik gelişmeye karşı olan Türk devletine yönelik bir direniş vardır. Kemal PİR yoldaşın ulusal özelliği ölçüldüğünde, bu yönlü enternasyonalist özelliği taşıması, Kürt halkının geçmişe dayanan zengin bir halk olması ve buna sahiplenmesi anlamına geliyor. Kemal PİR yoldaşın burada Kürt halkının özgürlük mücadelesini verirken, aynı zamanda Kürt halkının bin yıllardır oluşturduğu kültürün güzelliğine, derinliğine sahiplenmenin ve böylece halkı savunmanın insanlık borcu olduğu, halkın teslim alınıp yok edilmesine karşı çıkmanın insanlık değerlerini sahiplenmek olduğu bilinciyle hareket etmiştir.
Dolayısıyla PKK’nin enternasyonalist özelliği 14 Temmuz’da somutlaşmıştır. Bu çok önemli bir özelliktir. PKK’nin Kürt milliyetçisi, ya da halklardan kopuk bir hareket olmadığı daha o dönemde kesinleşmiş oldu. Bu yönüyle Kemal PİR yoldaşın şahadeti, Kürt halkına, devrimcilere, demokratlara hangi ulusa ait olursa olsun saygının-sevginin oluşmasında büyük bir hizmet sundu. Bu, aynı zamanda enternasyonalist gerekliliğin somut kanıtıdır. Bunun bir eylemden geleceğe kadar kendini ifade etmesidir. Bu bakımdan Kürt halkının 14 Temmuz’dan edindiği bilinçle PKK’nin enternasyonalist özelliğini daha iyi kavraması ve böyle bir halk olarak insani bir topluluk olarak yerini alması söz konusudur.
Ulusal kurtuluş mücadelesinin böyle bir özelliğinin olduğu ve bunun sadece bir öncüde somutlaşması değil, 14 Temmuz’la birlikte, bütün bir halka yayılmasıdır.
14 Temmuz’un başka tarihi özellikleri ve etkileri de var. Cunta, “işte PKK kaçtı, gitti; sizi sahiplenmiyor” diyordu. Böyle bir hava vermekle böyle bir sonuç yaratmak istiyordu. 14 Temmuz’un çıkış yapması, PKK’nin cezaevinde direnmesi, cunta politikasını tümden boşa çıkardı. Bu, PKK’nin her yönüyle halka sahip çıkacağının kanıtı oldu. 14 Temmuz direnişi, halkın PKK’ye umut beslemesini sağladı. 14 Temmuz’la birlikte PKK ile halk daha da yakınlaştı.
Bu yönüyle de 14 Temmuz, mücadelemizin Kürdistan’a yayılmasında ve halkla bütünleşmesinde de önemli rol oynadığını; bu temelde mücadelemizi siyasi anlamda tüm ulusa yayıldığını da belirtmek gerekir. Tabii sadece Kürdistan’da değil, tüm dünyada önemli bir etki yarattı. Ölüm orucundaki arkadaşların şahadeti, bütün Kürt yurtseverlerine zindanı mezar etmek isteyen faşizme karşı öfke, kin duyan tüm yurtseverleri bu eylemde bütünleşmeye, bu eylemi sahiplenmeye, önemini ve değerini anlamaya götürünce, PKK önderliğindeki mücadelenin etkili bir adım atmasında rol oynadı. Yani halkın PKK’ye güveninin pekişmesini, sonuna kadar güvenin artmasını ve böyle bir PKK-halk kopmazlığının daha o dönemde ortaya çıkmasının ifadesidir.
14 Temmuz Parti Önderliği’nin ispatıdır
14 Temmuz direnişçiliği denilince, inanç akla geliyor: Hayri DURMUŞ yoldaşın “Mezarıma borçlu yazın”, Kemal PİR yoldaşın da “biz nasıl daha fazla ses yaparız; dışarıda bu savaş sürer, bu önderlik bu savaşı sürdürür, buna inanıyoruz” demesi, partiye, Parti Önderliği’ne büyük inançlarını ortaya koymaktadır. Onları o koşullarda zafere inandıran, dışarıdaki önderliğin bu işi sonuna kadar götüreceğine beslenen güvendir. Kendilerinin yaşamının son bulması, mücadelenin son bulması demek değil, aksine mücadelenin daha da gelişmesini düşündüklerinden dolayı, böyle bir eylemi kararlılıkla gerçekleştirmişlerdir. Öte yandan bu arkadaşlar Parti Önderliği’yle birlikte yola çıkan ve bu mücadeleye ilk katılanlardır. Bu yönüyle Parti Önderliği’yle birlikte halka söz veren arkadaşlardır. İşte burada, bu arkadaşlar en zor koşullarda halka verdikleri sözü; partiye, Parti Önderliği’ne verdikleri sözü yerine getiriyorlar. Yoldaşlık bağının ne olduğunu göstererek büyük yoldaşlık bağını, yoldaşlığa verilen sözü gerçekleştirdiler. Düşmanın teslimiyeti ve yenilgiyi dayatmasına, yoldaşlık gereği, verilen sözün gereği olarak, kendi yaşamlarını vererek, yoldaşlara ve halka verdikleri sözün gücünü gösterdiler. Boşuna direnilmediğini ortaya koydular.
Bu yönüyle PKK, güçlü yoldaşlık ilişkilerinin en somut ifadesidir. Bunun en zor koşullarda gerçekleştirilmesidir. Yine halka verilen sözlerden dönülmeyeceğini, bu sözlerin unutulmayacağını ortaya koydular. Kesinlikle ihanet-teslimiyet dayatmasına karşı halka verilen, önderliğe verilen söz temelinde düşmanın üzerine yürüdüler ve zafer kazandılar. Dolayısıyla bu önderlerin şahadeti, düşmanın üzerine yürümenin ve zafer kazanmanın adı oluyor.
Cezaevinde bir çarpıntı vardı. Bu eylemle birlikte cezaevinde bu çarpıntı yenildi. PKK ideolojisine, bu birliktelikle tüm güçlerin inancı başladı, inançları gelişti. Şu da eklenebilir: Bu direniş Parti Önderliği’nin ispatıdır. Kemal PİR’in direnişi budur. Onlar esas olarak parti direnişçiliğini ve Parti Önderliği’nin yenilmez olduğunu göstermek için, bunu ispatlamak için direndiler. Yani bu direniş önderliğinin ispatlanmış kanıtıdır; direnişin ifadesi böyledir. Eylemciler yukarıda belirtildiği gibi (Kemal PİR yoldaş başta olmak üzere), önderliğin bu işi sonuna kadar götüreceğine inanıyorlardı. Kendi şahadetlerinin önderlik tarafından doğru ve yerinde değerlendirileceğini biliyorlardı. Yine PKK’nin şahadetlere bağlılık hareketi olduğunu biliyorlardı. Bu yönüyle onlar şahadete giderken, en ufak bir ikirciklik göstermediler. Aksine Parti Önderliği’ne, partiye, halka bağlı olmanın ispatlanmasının coşkusunu, heyecanını yaşadılar. Nitekim şahadetleri yaklaşırken heyecanlanıp, coşkuları arttı. Çünkü önderliği, PKK’nin yoldaşlık bağını kanıtlıyorlardı. Halka verdikleri sözün gereklerini yerine getiriyorlardı. Bu yönüyle şahadetler onların şahsında büyük bir coşku, heyecan olarak ortaya çıktı. Şahadete ulaşan her PKK’linin şahadete yaklaştıkça daha da heyecanlandığını, daha bir coşkulu hale geldiğini, direnişin daha da arttığını, o mutlu anın şahadete yaklaştığı an olduğunu söyleyebiliriz. Biz bunları Kemal PİR’lerin, Hayri DURMUŞ’ların şahsında gördük. 14 Temmuz şahadetine böyle bir anlam verilmiştir.
14 Temmuz Kürt ulusunun direniş potansiyelinin açığa çıkarılmasıdır
14 Temmuz ve şahadetlerinin diğer bir ifadesi de, Kürt halkının bitirilemediğinin, bitirilemeyeceğinin kantıdır. 14 Temmuz, Kürt halkındaki direniş imkânlarının, potansiyelinin, varlığının ortaya konulmasıdır. En zor koşullarda, en imkânsız ortamlarda, düşmanın bütün imha hareketlerine ve baskılarına rağmen, Kürt insanının direnişe geçmesidir. Varlık sözlerinin güçlü olduğunu, direniş sözlerinin güçlü olduğunu, bu direniş en anlamlı biçimde ortaya koymuştur. Eğer bu baskı ve zulme karşı böyle bir direniş olmasaydı, belki şu söylenebilirdi: Kürdün direniş potansiyeli, canlılık belirtileri kalmamış. 14 Temmuz Kürdün canlılık belirtisinin güçlü olduğunu, bütün baskılara, zulme, yüzyıllardır uygulanan bütün bitirme hareketlerine rağmen, gelinen noktada ulusal olarak varlığını devam ettirmenin ifadesi oldu. 14 Temmuz, bu yönüyle direniş potansiyelinin çok güçlü ve sesli olduğunu ortaya koyması yanında, Kürdün baskı karşısındaki gücünü ispatlaması anlamına geliyor. Yine bu yönüyle de bir moral-değer oldu. Kürt insanı, Kürt halkı ve ulusal kurtuluş güçleri için, bunun kanıtlanması bir umut kaynağı, bir moral kaynağı, geleceğe güven-inanç kaynağı oldu. Bu anlamıyla da 14 Temmuz’un tarihsel ve geleceğe teslim ettiği değerleri görmek gerekir.
14 Temmuz, Kürt halkının canlılık belirtisini, canlı hücrelerini, direniş potansiyelinin güçlülüğünü ortaya koyduğu gibi, bu canlılık belirtileri ve direniş potansiyelinin de PKK olduğunun kanıtıdır. Bu yönüyle de PKK, Kürdün canlı yanının, güven yanının, kazanan yanının düşmana karşı saldırdığının ifadesi olarak tarih sahnesine çıktı. 14 Temmuz bunu ortaya koydu. Dolayısıyla 14 Temmuz, savaşan taraflardan birinin TC, birinin de PKK olduğunu ispatladı. Asıl savaşan tarafların, savaşma gücü ve kapasitesi olanların bunlar olduğunu, diğer güçlerin ise ortada kalarak, bu savaşı yürütecek güçte, canlılıkta, potansiyelde olmadığının ortaya konulması, onun gösterilmesi oldu. Zaten Diyarbakır’da Kürt halkından, bütün tabakalardan insanlar olduğu gibi, her örgütten insanlar da vardı. 14 Temmuz, böyle bir ortamda gerçekleşirken, Kürt halkının, Kürt ulusunun dinamik, canlı gücü yaşanan gücünü de ifade etmektedir. 14 Temmuz’un, PKK’yi Kürt halkının canlı gücü ve dinamik gücü olduğunu ortaya koyması da tabii ki diğer bir tarihsel gelişmedir. Yani 14 Temmuz’un diğer bir anlamı da budur.
14 Temmuz’un mücadelemizde, 1980-84 arasında bir köprü olduğunu belirtmiştik. Aynı zamanda bu dönemdeki kadrolarımızın savaşa hazırlanmasında, moral düzeyinin yükselmesinde, 14 Temmuz’un önemli bir etkisi olmuştur. Parti Önderliği’nin çabalarına yoldaşça bir katkı ve destek olmuştur. 14 Temmuz direnişi, önderliğin cezaevlerini desteklemede harcadığı çabalarına böyle karşılık verilmesidir. Yine önderliğin kadroların kazanılmasına, savaşa girmesine, büyük bir yoldaşlık ve direnişine cevap verilmesidir. Zaten 14 Temmuz’un diğer bir anlamı da kadroya çağrıdır. 14 Temmuz’daki çağrı içeriye giren ve direnişe geçenlere çağrıdır. Bunu böyle görmek gerekiyor.
14 Temmuz kendini tarihe taşıran eylemdir
14 Temmuz, kafalardaki netsizliği gidermede, önderliğin ülkeye girişi hızlandırmasında, kadroları eğitmesinde bir etkendir. 14 Temmuz önderlik çabalarına, ülkeye girişe direnişle verilen bir cevaptır. Ayrı yerlerde, ayrı koşullarda, uzak yerlerde de olsa, yine birbirini o an görmeseler bile, ilişkileri olmasa da, aynı ideolojik yaklaşımın, önderlik tarzının, PKK anlayışının iki farklı alanda buluşmasıdır. Bu yönüyle de, PKK’liliğin, PKK’nin bu olduğunun, yani önderlik çalışmaları ile cezaevindeki 14 Temmuz direnişçiliği olduğunun, bunun dışındaki her yaklaşımın cezaevinde teslimiyetin, boyun eğmenin, dışarıda ise kaçkınlığın PKK dışılık olduğunun ispatıdır. Tabii ki, 14 Temmuz’un bu çağrısı, direnişin çağrısı kadar da yansımasını bulmuştur. Böylece 14 Temmuz, kadroların ülkeye giriş çağrılarıyla bütünleşmiştir. 14 Temmuz burada bir dirilişle, ulusal kurtuluş mücadelesinde ortaya çıkan kadrosal çabalarla bütünleşen, güç haline gelen bir direniştir.
Cezaevinde olgun bir direniş süreci, buna karşı düşmanın vahşi baskı ve zulüm süreci vardır. Ya da bu ikisi iç içe ortaya çıkmıştır. Yani teslimiyet-ihanet karşılıklı ortaya çıkmıştır. 12 Eylül düzeninden etkilenen, rehabilite olan, düşüncesi saptırılan birçok unsurun ortaya çıkması bu süreçte gerçekleşmiştir. Yine birçok siyasi grubun, ideolojinin şu veya bu şekilde durumlarının arkasındaki gerçekliği de bu anlamıyla görebiliyoruz. Tabii ki şunu vurgulamamız gerekir ki, buna karşı yoğun bir direniş vardır. Orada Diyarbakır Cezaevi’ni ifade eden bunlardır: 14 Temmuz direnişçiliği ve TC’nin baskısı, zulmüdür. Diğerleri, teslimiyet-ihanet ve rehabilitasyondur; bunlar temel ve belirleyici unsurlar değildir. Bu yönüyle Diyarbakır denilince 14 Temmuz direnişçiliği ve düşman vahşeti anlaşılmalıdır. Diğer hususlar ise; teslimiyet-ihanet, kaçkınlık-mültecilik, kendini kaybetme-bitirme, yozlaşma-çürümedir. Dolayısıyla savaşa dayanmayan, iradeye dayanmayan güçlerin, kişiliklerin ortaya çıkması biçiminde bunlar akla gelecektir, 14 Temmuz akla gelecektir.
Nitekim tarihsel açıdan da bakıldığında durum budur, ulusal kurtuluş mücadelesinde belirleyici olan yan da budur. Bu direnişçilik yanı, PKK’yi güçlendirmiş, geliştirmiş, PKK’nin önderlik ettiği ulusal kurtuluş mücadelesinde rol oynamıştır. Yenilgiye uğrayan ise, bu direniş karşısında olan kişilerdir. Yani bu konuda böyle bir belirleme yapmak, 14 Temmuz direnişçiliğini böyle tarihsel bir konum ve seviyede değerlendirmek gerekiyor. Diyarbakır Cezaevi’nin 14 Temmuz direnişçiliğiyle somutlaşması, anlamınında böyle bir ulusal kurtuluşçuluk, özgürlükçülük, bağımsızlıkçılık biçiminde kendini tarihe yazması; Diyarbakır Cezaevi’nin ve direnişçiliğinin kendini böyle tarihe taşırması söz konusudur.
14 Temmuz’un yaratıcılarından, onun şahadetlerinden ve kişiliklerinden de söz etmek gerekir. Onların kısaca özelliklerini belirtmek, 14 Temmuz’un diğer bir anlamını ifade eder. 14 Temmuz’u yaratan kişiliklerin mücadeleye nasıl baktığını, 14 Temmuz direnişinde şehit olan yoldaşlarımızın özelliklerinin daha sonra direnişte nasıl somutlaştığını daha iyi anlayabiliriz.
Hayri; kararlarına inanılan ve fikirlerine değer verilen bir kişilikti
Hayri arkadaşta farklı özellikleri bulmak ve onu daha farklı özellikleriyle açmak gerekir. Hayri arkadaş; olgunluğun, tutarlılığın, soğukkanlılığın ifadesidir. Bu önderlik tarzı olarak, hem de öncülük yapma anlamında herkese güven veren bir kişiliktir. Böyle bir özelliği vardır; çok soğukkanlı ve dikkatlidir. Karar verirken çevresine güven veren, kararlarına inanılan ve fikirlerine değer verilen; her zaman ne dediği merak edilen; çeşitli konularda değerlendirmeleri, söyledikleri öğrenilmek istenen bir arkadaştır. Hayri’nin de bu özelliğini burada hatırlatabiliriz. Tepkisini hiçbir zaman dışa vurmazdı, içinde kalırdı. Diyelim ki, Kemal PİR arkadaş coşkusuyla, heyecanıyla duygularını hissettirirken, Hayri yoldaş ise tepkilerini, acılarını içe atar, bu yönüyle biraz derinden giden bir özelliğe sahipti. Ancak gerektiğinde kinini ve öfkesini de dışarıya vuran bir arkadaştı.
Yine Hayri DURMUŞ yoldaşın o soğukkanlılığıyla, o dengeli tutumuyla, toparlayıcılığıyla, düşüncesiyle, gönül vericiliğiyle yapımızı-yoldaşlarımızı savaşa sürmesinde, bütün imkânların değerlendirilmesinde, parti ideolojisinin, politikasının savaşa etkin biçimde sürülmesinde kendisi büyük bir önderlik gücü, büyük bir güven kaynağı, büyük bir çekim merkezi olacaktı. İşte, anılar derken, arkadaşların anılarından bir şeyler söylemek isterken, bunlar akla geliyor. Bunları akla getirmeden onların anılarını yaşatmak, onların anılarına bağlı kalmak mümkün değil. Onların anılarına bağlı kalmak onların yaşamıyla, eylemiyle ortaya çıkardıkları talimatları, kişilik özelliklerini hemen hatırlamak mümkündür.
Kemal; önderliğin güçlü bir izleyicisiydi
14 Temmuz’un büyük komutanı Kemal PİR’dir. Bu büyük komutan, her zaman bir komutan gibi, davranmasını bilmiştir. Bir komutanda bulunması gereken saygının en yüksek gücünün bu arkadaşta ifadesini bulduğunu söyleyebiliriz. Bir muharebede gereken sorumluluğu, yoldaşlık duygularını, düşüncelerini taşıyan bir özelliktedir. Böyle bir özelliği vardı Kemal PİR yoldaşın. En önemli özelliği kararlılığının, devrimci coşkusunun ifadesidir. Hiçbir koşulda PKK ideolojisine, politikasına inancını yitirmeyen, sarsılmayan, her koşulda düşüncesini savunabilen, özgür düşünmeyi kendisi için önemli bir özellik haline getiren bir kişilik yapılanmasıdır. Bu yönüyle bugün coşkunun, heyecanın, cesaretin, saldırı ruhunun Kemal PİR’de olduğunu, Kemal PİR’in bu özelliklerinin mücadelesine taşındığını çok iyi biliyoruz. Yalnız cezaevinde değil, bütün arkadaşların bildiği ya da duyduğu gibi, Kemal PİR daha ilk başta böyle bir coşkunun-heyecanın en belirgin ifadesidir. Kemal PİR’i anlamak demek, yoldaşlık ilişkilerinin ne kadar sağlam olduğunu anlamak demektir. Kemal PİR’e baktığımızda, yoldaşlık sevgisini, duygusunu, sıcaklığını hemen hissedersiniz. İşte Kemal PİR böyle bir özelliğe sahiptir. Tabii, enternasyonalist yanını, Kürdü derinden seven yanını, bu konudaki özelliklerini ayrıca anlatmaya gerek yoktur. Bunlar zaten bilinen özelliklerdir. Buna daha fazla değinmeyeceğiz. Ancak Kemal PİR’in bir diğer özelliği de, Parti Önderliği’nin devrimci dinamizmini görmesi, bu özelliğe sahip çıkması ve önderliğin ısrarlı takipçisi olmasıyla da, önderliğin müthiş yanını görmesidir. Bu nedenle Kemal PİR’in iyi bir önderlik izleyicisi olduğunu belirtmek gerekiyor. Önderliğin sonuna kadar yolunda kalan yaşam ve pratiğini anmak gerekiyor. Tabii, baştan sonuna kadar önderliğe bağlılık budur.
Öte yandan şunu da anlıyorum, anlamak istiyorum: Gerçekten bir Kemal PİR şimdi bu dağlarda, şu anda sıcak savaşın içinde olmalıydı. Onların anısı derken, hala Kemal’in gümbür gümbür yükselen sesinden çıkan o heyecanı, o coşkuyu, o savaşma azmini, militanlığını, o canlılığını, o yerinde duramamazlığını hissediyoruz. İşte o yerinde duramamazlığı, temposunun yüksekliği ve sürekli her yeni şeyi arama isteği, yaklaşımı tabii ki bugün dağlarda kendisini buluşturmalıydı. Yani anılar derken, Kemal PİR’in bu dağlarda bu mücadeleye çok şeyler verebileceğini, sürekleyici olabileceğini, hem de bu dönemin tarzına, temposuna, üslubuna tam da uygun bir yoldaş olduğunu söylemek gerekiyor. Bu dönemler Kemal PİR’lerin dönemidir. Kemal PİR’lerin devrimciliğinin en büyük sonuçlar alabileceği dönemlerdir.
Akif; PKK militanlığının ve fedakârlığının sembolüydü
Öte yandan Akif YILMAZ arkadaş var. Bu arkadaş da PKK’de militanlığın, PKK’ye hizmet etmekten başka bir şey düşünmemenin, sadakatin, bağlılığın bir ifadesi oluyor. Bunu da böyle belirtebiliriz. Akif YILMAZ, cezaevi ortamında mütevazi özellikleri kendisinden eksiltmeyen, mücadelesini kararlı bir biçimde sürdüren, mücadeleye böyle destek veren bir yapıya sahipti. Karar verirken de, şahadete giderken de, bu mütevaziliğini elden düşürmedi. Hiçbir zaman en ufak bir ikircikliğe kapılmadan büyük fedakârlık, bağlılık özellikleri olan çok duyarlı bir arkadaştı. Bu yönüyle de mücadelemize anlam kattığını söyleyebiliriz. Akif arkadaşın bir özelliğini daha hatırlatmak gerekir: Mazlum arkadaşı kaçırma eyleminin başarısızlıkla sonuçlanmasında kendi payı çok önemli olmasa da, bu kaçışın başarısızlığı, daha sonra Mazlum arkadaşın şahadeti bu arkadaşı çok derinden etkilemiştir. Kendisini sürekli sorumlu tutmuştur. Bu olayı yoldaşına bağlılığın, partiye bağlılığın bir ifadesi olarak sürekli yaşatmıştır. Yani yoldaşlara karşı sorumluluk duymak, önemli bir özelliğin ifadesidir.
Yine anıları dikkate alındığında, bir Akif YILMAZ’ı bütün savaşçılarımız, kadrolarımız örnek almalıdır. O mütevaziliğini, fedakarlığını, halkına, ülkesine karşı sözünü, partiye bağlılığını yerine getirmek için bir şeyler beklemeden, sadece gözünü zafere diken, savaşa diken, partinin talimatlarını uygulamaya ve parti ideolojisi, politikası doğrultusunda hareket etmeye çalışan bir kişiliği görüyoruz. Böylesi bir kişilik, aslında zaferi kazanan kişiliğin ifadesidir. Fedakarlığın, cesaretin, mütevaziliğin, parti yaşamının, kişiliğinin, üslubunun, tarzının oturmasında etkili olabilen bir kişiliktir. Bu yönüyle şimdiki arkadaşların bu mütevazilikten hareket etmeleri, kendilerini düşünüp bireysel yaklaşım yerine Akif YILMAZ’ın militan yaklaşımını, PKK’lilik yaklaşımını kendilerine örnek almaları gerekir. Bu zaferin garantisi, büyümenin, partiyle bütünleşmenin, partinin istediği militan olmanın tarzı oluyor. Onların anısına bağlılık derken, Akif’in bu özelliklerini de hatırlatmak gerekir.
Ali; fırtına gibiydi
Ali ÇİÇEK arkadaş için de bazı şeyler söylemek mümkündür. Eğer Ali ÇİÇEK şimdi yaşamış olsaydı, fırtına takımların, fırtına komutanı olabilirdi.
Anılara bağlılık derken, Ali ÇİÇEK tabii ki, unutulmayacaktır. Ali ÇİÇEK’i şöyle ifade edebiliriz: Bugün fırtına takımların fırtına savaşçısı, Ali ÇİÇEK gibi olmalıydı; ya da Ali ÇİÇEK bugün yaşasaydı, fırtına takımların fırtına savaşçısı olarak rolünü oynayacaktı. Ve sadece bireysel olarak değil, fırtına savaşçılığını bütün yoldaşlara taşıracaktı. Bütün yoldaşlara ve Kürt gençlerine örnek olarak fırtına takımların etkili olmasında bulunduğu takımın zaferden zafere koşmasına, başarıdan başarıya koşmasına hizmet edecek bir özelliği vardı. Bunların anısına bağlılık derken, onların anısını bugün yaşatmak isterken, tabii Kürt gençlerinin, arkadaşlarımızın, Ali ÇİÇEK’in fırtına kişilik özelliklerini, bu heyecanı, bu coşkulu kişiliği görmeleri ve birliklerinde bu kişiliği yaşatmaları gerekiyor. Onlara borcumuz, bu kişiliği yaşatmaktır. Bu coşkuyu, heyecanı, düşmana karşı öfkeyi, isyanı fırtına birliklerimizin eylemlerinde bu öfke ve isyan selini ortaya koyabilirsek işte o zaman, 14 Temmuz anlamlı hale gelir. Ve bizlerin anılara bağlılığa gerçekten bir değer verdiğimiz söylenebilir.
14 Temmuz’u yaşamış olmayı sözcükler ifade edemez
14 Temmuz’u yaşamış olmayı sözcüklerle ifade etmek yetmez. Bugün sıcak savaş ortamında 14 Temmuz anılarını görüyoruz. Hissetmek mümkündür. 14 Temmuz tabii ki anlamlıdır. 14 Temmuz denilince içinde yaşananlar için şu akla geliyor: Sorumluluk düzeyinin yükselmesi, artması, tüm şehit arkadaşların bıraktığı bayrağın taşınması ve onların yapacaklarını bizlerin omuzunda, bizlerin önüne görev olarak konulması biçiminde bir duygudur; böyle bir anlam ifade ediyor. İlk başta bunu belirtmek mümkündür. Böyle olunca 14 Temmuz’a bağlılık, onların yapacağı bütün işlerin önümüze konulması, sorumluluk duygusunun artması, yükselmesidir. Onlara bir bağlılıktan öteye, onların umutlarını, özlemlerini gerçekleştirmek gerekir. Ancak buna hizmet edildiği ve ona uygun davranıldığı takdirde bir bağlılıktan söz edilebilir. İçinde yaşanılsa da ve bunun belli bir yönü olsa da, bu tek başına 14 Temmuz’un sorumluluğu, ağırlığı karşısında pek anlam ifade etmiyor. Özellikle onların şahadeti, onların anısı ancak bir talimat olabilir. Yan yana yaşandığında bir talimat şeklinde görülebilir, görülmelidir de. Zaten hissedilen de bu. Şahadete giderken konuşulan sözler de bu. Onlar şehit düşerken, şuna inanıyorlardı: Bizler için söz konusu olmasa da, yoldaşların, partinin, Parti Önderliği’nin bu davayı yürüteceklerini, kendi özlemlerini ve umutlarını gerçekleştireceklerini bildikleri için şahadete gitmişlerdir. Tabii etkisi söz konusu olunca, bizler için de, şehit düşerken yakınında olan arkadaşlar için de daha etkilidir. Anılarına bağlılıktan bunu anlıyoruz; anlamaya çalışıyoruz.
Onlar büyük bir coşkuyla, heyecanla, umutla, özlemle şehit düştüler. Şehit düşerken umutları, özlemleri, heyecanları, tutkuları azalmadı, daha da arttı. O kadar büyük umudu, özlemi, inancı şahadetlerine şahit olan arkadaşların taşımamaları mümkün değil. Taşımadıkları takdirde, onların yanında yaşayan arkadaşların kişilik olarak, insanlığın, yoldaşlığın görevi olarak zayıflaması anlamına gelir. Bu, değerlere karşı zayıf bir yaklaşım anlamına gelir. Tabii bu da kabul edilemez; kabul etmemek gerekiyor. Bunu anlıyorum.
14 Temmuz şehitleri büyük yaşayanlardır
Cezaevinden çıkan ve orada kalan arkadaşlar için de şunu söyleyebiliriz. Hepsinin görevi, en büyük sorumluluklarından biri bu şehitleri yaşatmaktır. Bu şehitlerin beklentilerine cevap vermektir. Eğer cezaevinden çıkanlar ve kalanlar bu şehitlerin beklentilerine, umutlarına, özlemlerine karşılık vermezlerse, işte o zaman anıya, şahadetlere bağlı olmama gibi bir durum ortaya çıkar ki, bu da bir devrimci için, bir PKK’li için hiç kabul edilemez. Cezaevinde “ben gerçekten devrimciyim, partiye bağlıyım” diyen direnişçilerin en azından onların belirli niteliklerini kendi kişiliklerinde somutlaştırmaları veya kendilerine saygılı olabilmeleri için, bu arkadaşların anılarına bağlılık temelinde onların özlemlerine, umutlarına cevap vermeleri gerekir. Aksi takdirde cezaevinde kalanların da, çıkanların da bu anıları yerine getirmemeleri kendilerine saygılarını yitirmeleri demektir. Bunu da özellikle belirtmek gerekir. Bu arkadaşların anısı derken, onlarla beraber o eylem içinde yaşayanların, anılarına en iyi ve en doğru karşılık vermesidir.
Diğer bir husus olarak şunu belirtebiliriz. Bizim için kişisel yaşam bitmiştir. Onlarla beraber yaşayan arkadaşlar için bireysel yaşam bitmiştir, bitmelidir. Şu anda yaşam onlarındır. Eğer yaşam onlarınsa, yaşam onlara aitse, bu yaşama layık olmak gerekiyor.
Onların şahadetlerinin talimatı, yol göstericiliği tabii ki bu yaşama yön vermelidir. Bunu yalnız bu eylemi yaşayan kişiler için söylemiyorum; cezaevinde yaşayan herkes için bunu söylemek mümkündür. Çünkü şehitler gerçekten büyük yaşayanlardır. Onların şahadetleriyle birlikte cezaevindeki bütün yaşamlar onların oldu. Bu yaşam Ahmet’in, Mehmet’in, Ali’nin yaşamı olmaktan çıktı ve şehitlerin yaşamına dönüştü. O halde hiç kimse bu yaşamı sorumsuz bir biçimde değerlendiremez veya bu yaşamı şehitlerin özlemlerini, umutlarını gerçekleştiren faaliyetlerden koparamaz, kaçıramaz. Kaçırttığı takdirde şehitlere saygısızlık yapmış olur. Şehitlere bağlılığı çok kötü anlamış olur. Ya da şehitlere bağlılığı istismar etmek olur. Kaldı ki, o dönemin ortaya çıkardığı değerleri istismar etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Hiç kimsenin buna hakkı olmadığı gibi, hiç kimsenin bunu yapmaya cesaret etmemesi, cezaevindeki arkadaşların ve onlarla yaşayan arkadaşların da müsaade etmemesi gerekir.
Bu konuya değinmişken, tabii şunu belirtmeden de geçmek mümkün değil: Bugün bizim özgür düşünmemizi, özgür eylem yapmamızı, özgür yaşamamızı, nefes almamızı sağlayan bir ortamı yaratan tabii ki, 14 Temmuz direnişçileridir.
Bugün böyle bir imkâna kavuşmak, özgür koşullarda büyük imkânlarla mücadele sahasına gelmek, mücadele sahasından ülke sahasına geldiğimizde büyük imkanları önümüzde görmek; yine bu imkanların bizlere sunulması ve bir devrimcilik varsa, bir yetenek, bir istek varsa bunun pratiğe geçirilmesinin sağlatılması, bunun istenilmesi tabii ki, 14 Temmuz direnişinin sonucudur. Bu yönüyle herkes için, özellikle bizim için, o cezaevinden çıkıp bu günleri bulmak çok anlamlıdır. Zaten hepimizin özlemi buydu; PKK’nin ilk çıkışındaki özlem buydu. Böyle bir özgür ortam yaratmak ve bu dağlara ulaşmak, imkânlara ulaşmak ve bu imkânlara imkânlar katmak; bunları zafere götürecek biçimde değerlendirmek temel görevdir. Büyüterek özgürlüğe ulaşmanın devrimci olmak; özgür kişi olmanın özelliklerini, devrimci kişi olmanın özelliklerini pratikleştirmek vb. fırsatları, 14 Temmuz eylemliliği sağlamıştır. Buna büyük değer biçiliyor, değer biçilmektedir.
Şu anda biz de bu değeri görmeye, sunulan fırsatları değerlendirmeye çalışıyoruz. Bunun büyük emeklerle yaratıldığını, 14 Temmuz direnişçiliğinin bunda büyük payı olduğunu görüyoruz. Onlara o anda da söz verdik, şimdi de söz veriyoruz. Bu özgür ortamda partinin, Parti Önderliği’nin, şehitlerimizin sağladığını değerlendirmek gerekir. İnsan olmanın gereği de, anılara bağlılığın gereği de budur.
Hayri ve Kemal’i bu imkânlarda görmemek yeri doldurulamaz bir boşluktur
Böyle bir günde bu konuda böyle bir vefa borcunu, böyle bir sadakati belirtmek herhalde anlamlı olacaktır. Şunu da belirtebiliriz ki, bu özgür ortama, özgür imkânlara, büyük savaşı geliştirme imkânlarına en fazla layık olan bu arkadaşlardır. Eğer bu imkânlar o arkadaşların elinde olsaydı, her şey çok daha pratikleşirdi ve sonuç alırdı. Arkadaşları bu imkânda görmek; Kemal PİR’i, Hayri DURMUŞ’u bu sahalarda görmemek, yeri doldurulamaz bir boşluktur. Bu eksiklik hissediliyor. Onlar olsaydı bu işlerin daha iyi sonuç alabileceğini insan daha iyi hissediyor. Böyle hissedince de, aradaki farkı görüyoruz. Çalışma konusundaki farkı görüyoruz. Onların anısı daha çok çalışmamız gerektiğini, daha yüksek tempoya ulaşmak için daha çok gayret etmemiz gerektiğini bize gösteriyor. Sürekli hatırlatıyor. Bu yönüyle de her zaman sürükleyici bir anı olarak yanımızda bulunuyor.
Tabii, bu anılara bağlılık her şeyden önce, onların bağlı olduğu değerlere bağlı olmamız anlamına gelir. Böyle olunca da Parti Önderliği’ne bağlılık ilk akla gelen bağlılık olgusu oluyor. Bu yönüyle de Parti Önderliği’nin tarzına, üslubuna çalışma temposuna ayak uydurmanın ne olduğunun ve bunun tam sağlayamamanın duygusu yaşandığında ve hissedildiğinde, bu şahadetlerin tarzına, temposuna ve üslubuna bakarak aradaki mesafeyi daha iyi görmek mümkündür. Bu yönüyle de onlara bağlılığın gereği olarak, tarzlarını önderlik tarzına çıkarmak gerekmektedir.
Böyle bir günde onların yakınında kalanların ve anılarına bağlı kalmak isteyenlerin duygusu böyle olmalıdır diye düşünüyorum. Tabii ki bütün arkadaşların bildiği gibi, bunu da herkesin ilke edinmesi, hem cezaevinde yaşayanların, hem de tüm yoldaşların ilke edinmesi gerektiğini söyleyebiliriz. M. Hayri DURMUŞ şehit düşmeden önce, “Mezarıma borçlu yazın” demiştir. Bu yönüyle hiçbir arkadaş bunu-şunu beklememeli; aksine partiye çok şey verebileceğini, partiye ve Parti Önderliği’ne her zaman borçlu olduğunu görmelidir. Partiye yaklaşımı, katılımı, partiden beklentileri böyle olmalıdır. 14 Temmuz’un bize öğrettiği, talimat olarak verdiği diğer bir tutum, diğer bir özellik de budur.
Yine savaş ve mücadele alanlarında olan herkes için şu da belirtilebilir. Kemal PİR şunu söylüyordu: “Biz yapsak da yapmasak da Parti Önderliği ve parti bu işleri götürür, zaferi kesinlikle kazanır, bu önderlik bu savaşın, bu mücadelenin peşini bırakmaz…” Bu düşünüldüğünde hepimizin zafere inancı daha da pekişmelidir. O koşullarda hiçbir imkân yoktu; daha savaş yoktu, hiçbir imkân yaratılmamıştı. Kemal PİR bunu söylüyorsa, biz hayli hayli bunları söyleyebilmeliyiz. Bu yönüyle de geleceğe, zafere, kendimize inancımız pekişmelidir. Eğer Kemal PİR’in bu sözünü kendimize ilke edinirsek ve büyük imkânları görürsek, hepimiz daha da çalışabiliriz, coşabiliriz; daha da moralli, daha da istekli, daha da atılgan bir şekilde savaşa yüklenebiliriz.
İşte 14 Temmuz’u yaşamış birisi olarak, Kemal PİR’in bu sözlerini, duygularını dikkate aldığımızda, halkımıza zaferin bugün kesin olduğunu, kazanılanın kesin olduğunu ve hepimizin bu duyguyla çalışması gerektiğini ortaya koyabiliriz. Ve geleceği kazanmanın 14 Temmuz ruhuyla olacağı, zaferin bu ruhla yakın olacağı doğrultusunda inanca sahip olmak gerekir. Partinin, Parti Önderliği’nin komutası altında mutlaka zaferin geleceğine inancımızın pekişmesi ve yürüyüşümüzün böyle olmasını da 14 Temmuz’un bu yıldönümünde anılara bağlılığın bir gereği olarak belirtebiliriz.
Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz:
14 Temmuz kızıl bir şafaktı Kürdistan’da. 14 Temmuz kızıl bir şafaktı Kürdistanlının yüreğinde. 14 Temmuz bütün Kürt insanı için zaferin garantisiydi.
Bu 14 Temmuz gününde şu kesin olarak söylenebilir, son söz şu olabilir:
4 Temmuz PKK’nin yenilmezliğidir. PKK’nin zafer kazanmasının andıdır. PKK’nin zafer kazanacağının kesin ispatıdır. Bu yönüyle de herkesin 14 Temmuz’un bu çağrısı, bu anlamı temelinde savaşı yükseltmesi gerekir. Geleceği kazanacağına inanmalıdır. Bu temelde pratiğe yönelirken, 14 Temmuz’a bağlılığın, onun şehitlere bağlılığın gereklerini yerine getirmelidir. Bu yapıldığında veya böyle yaklaşıldığında anılara bağlılık da gerçekleşecektir. Halka bağlılık, ülkeye bağlılık da gerçekleşecektir. Ve Kürt halkının kaderinin değişmesi de gerçekleşecektir.
14 Temmuz 1995
Mustafa Karasu
