İNSANLIĞIN GEÇMİŞİ DAHA GERÇEKTİR, EĞER ARIYORSAK YÜZÜMÜZÜ ORAYA DÖNECEĞİZ

Serxwebûn Arşivi'nden - Mayıs 2015

tarafından Özgür Basın Arşivi

Tarihsel süreç içerisinde insanın yarattığı tüm anlamsallıklar ve yapısallıklar bütünlüğü kültür kapsamı içerisinde değerlendirilebilir. Yapısallık, o toplumun yaptığı, ortaya çıkardığı kurumlardır. Kurumlar daha çok maddi şeylerdir, ama bir de bunların içeriği var, bunlara yüklenen anlamlar var. Kurumlar genelde değişime ve dönüşüme açıktır. Kurumlarda değişim olabilir, yenilenme olabilir, dönüşüm olabilir. Ama öncelikli olarak gerekli olan tabi ki anlamdır. Tek başına kurumsal yapılar toplumda mümkün değildir. Kurum var ama içinde anlamı yok, maddi kültür biraz buna denk düşüyor.

 

Maddi kültür, yani ortada bir kurum var, ortada bir yapısallık var, ama içindeki anlam gerçekten sorgulanmaya değer. İçinde taşıdığı anlam nedir? Önderlik bu konuda Mısır piramitlerini örnek gösteriyor. Mesela firavun mezarları anlamına gelen piramitler devasa yapılardır. Yine Çin’de ölü şehir ya da yer altı şehri var, içinde heykellerden yapılmış bir ordu var. Yüzbinlerce insanın o piramitleri yaparken ya da o yapıları ortaya çıkarırken ölümüne çektiği korkunç acıların dışında çok fazla bir anlamı yok.

 

Uygarlıkta aslında ideolojik kültür tümüyle ortadan kalkmıyor. İdeolojik kültür çarpıtılıyor ya da ikinci plana düşürülüyor. Aslında anlamı, içeriği, ideolojik kültürü, işlevsellik olarak tanımlayabiliriz. İşlevsellik ve yapısallık varlığı oluşturan iki temel etken oluyor. Her bir varlığın bir yapısı vardır, bir de o yapının bir işlevi vardır ve o işlev bozulabilir. Mesela suyun belirli özellikleri var, renksiz bir madde, sıvı, belirli koşullarda hep aynı özellikleri taşıyor. Bu anlamda suyun belirli bir işlevi var, bu işlevi biliniyor. Ama suyun içerisine yabancı bir madde katılırsa, diyelim ki petrol katılırsa suyun işlevi bozulur. Su artık eski işlevini taşımaz. Yine sıvıdır, ama suyun yerine getirdiği işlevlerinin aynısını yerine getirmez. Uygarlıktaki manevi kültürü biraz buna benzetmek gerekir. Çarpıtılma etkisi bu tarzda kendisini ortaya koyuyor.

 

Diyelim ki, İslamiyet ortaya çıkışı itibariyle uygarlığa karşı gelişiyor. İslamiyet’in özü budur. Bütün peygamberler toplumun sözcüleridir ve dolayısıyla toplum adına ortaya çıkmışlardır. İslamiyet’te bir toplumsal kültür biçiminde doğuyor. Ama daha sonrasında devlete eklemleniyor, devletin denetimine girmekle işlevselliğini yitiriyor ve işlevi bozuluyor. Bu sefer tersinden gerçekten de en kötü iktidar biçimlerine alet olabiliyor. Yani suyun içerisine petrolün katılmasına benzer biçimde su nasıl işlevini yitiriyorsa, İslamiyet’te iktidara eklemlendiğinde böylesi bir biçimde işlevini yitiriyor. Dolayısıyla, anlam ve yapı arasında kesinlikle belli bir dengenin olması lazım.

 

Mesela, bizim koşullarımızda nasıl bir şeyden söz edilebilir. PKK gerçekten en zengin anlam birikimine sahip bir yapılanma, içerik olarak çok güçlü bir içeriği var. Ama bu içerik yapısallaşmadı mı çok fazla da bir değer ifade etmiyor. Önderliğin bütün eleştirileri oradan kaynaklanmıyor mu? Önderlik, siz şöyle yanlış düşünüyorsunuz, böyle yanlış düşünüyorsunuz. Siz benim görüşlerime ters görüşler ortaya koyuyorsunuz, sizin görüşleriniz sakat demiyor. Ne var? “Yapısallaşma da sorunlar var, yapısallaşma içerisine ve bununla beraber bir çaba içerisine de giremiyorsunuz, ortada inşa diye bir şey yoktur” diyor. En çok eleştirdiği budur. Anlam ve yapısallık ilişkisi, anlamın yapısallık temelinde inşası konusunda sorunlarla karşı karşıya olduğumuz bir gerçek. O anlamda salt anlamsallık ve salt yapısallık konusunda iki farklı toplumdan söz edemiyorsunuz ve her iki durum da ürkütücüdür. Böyle bir durumda yaşayan bir toplum her türlü olumsuzluğun içinde bulunuyor demektir ve bir olumsuzluğa tekabül ediyor demektir. Kürdistan’da da bugün yaşanan durumda, gerçekten de derin olumsuzluklar var. Mesela demokratik ulusun inşası konusunda yaşadığımız sorunlar var. Yapılaşma, inşa etme, bedenleşme konusunda sorunlar yaşadığımız bir gerçek.

 

Kültür gerçekten bir de toplumun tarihsel boyutuna bağlıdır. Aslında kültürü bir toplumun tüm geçmişi olarak tanımlamak mümkündür. Geçmişinde ortaya çıkardığı tüm yaratımlar kültür kapsamına giriyor. Şimdi kültürden bahsettiğinizde bu çerçeve özü itibariyle o toplumun zihniyetinden, düşünce sisteminden, ahlaki değerlerinden, sanatından, biliminden bahsediyorsunuz ve bunların hepsi kültür kavramına giriyor. Kültür kapsamına giriyor. Kültürde esas olan unsur ideolojik kültürdür. Aslında buna manevi kültürde diyebilirsiniz. Saydığımız bu unsurlar mesela manevi kültür, ideolojik kültür kapsamına giriyor. Bilim, sanat, zihniyet, ahlak bunların hepsi de doğrudan ideolojik kültürle bağlantılı. Ama aynı şekilde bunun bedenleşmesi de var. Ortaya çıkardığı yapılar, eserler, öteki şeyler bunların hepsi yine kültür kapsamına giriyor. Tabi anlam bedenleşiyor, yapısallaşıyor ve ikisi arasında uyum var, ikisi arasında da gerçekten bir denge var ve uygarlığın doğuş aşamasına gelinceye kadar çok fazla sorunlar çıkmıyor.

 

Mesela doğal toplumda, özellikle neolitik toplumda ideolojik kültürle, maddi kültür arasında çok fazla sorun yoktur. İkisi arasında kesinlikle bir dengeden söz edilebilir. Fernand Braudel, kapitalizmi maddi uygarlık olarak tanımlıyor. Aslında Önder Apo, maddi uygarlık kavramının tüm topluma teşhir edilmesi gerektiğini, tüm toplumu kapsaması gerektiğini ifade ediyor. Uygarlığın kendisi maddi kültürdür. Uygarlıkta maddi boyut gerçekten de ön plandadır. Kapitalizmde olan şey özellikle günümüz açısından bakıldığında, manevi olan her şeyin metalaştırılmasıdır.

 

Kültür alanının en rafine boyutu sanattır, asla metalaştırılmaması gereken bir alandır ve maneviyat alanıdır. Ama böyle en yoğun manevi alanlar bile günümüzde maddileşmiş alanlar durumundadır. Sanat alanı, sanatın kendisi endüstrileşmiştir, devasa bir endüstriyel alandır. Sanatın ürünleri metadırlar, tüketim nesneleridir, sinemada böyledir, dizisi de böyledir, müziği de böyledir, tümüyle tüketim nesneleridir. Pazara uygun olarak yapılır ve pazarda alıcıları vardır.

 

Kültürün olduğu her yerde direniş vardır

 

Öyle geçmişte olduğu gibi günümüzde kalıcılığı esas alan bir sanat yaklaşımı çok fazla yoktur. Örnek verilebilir: Sanatta en önemli yan kalıcılıktır, kalıcılaşma olmadan aslında sanat olmuyor. Diyelim ki, tüketim nesneleri zaten böyledir. Tüketim nesnelerinde ekmeği örnek alırsak; ekmek fırından çıktıktan sonra en fazla üç-dört gün içinde tüketmek zorundasınız yoksa bozulur, kurur çöpe gider. Günümüzün sanat ürünleri de böyledir. Zaten metalaşma ve nesneleşme budur. Görünüşte en değerli müzik parçasının ömrü birkaç aylıktır ya da en fazla bir yıllıktır, ondan sonra çok fazla dinlenmez. Oysa bir ürünün gerçek anlamda sanat ürünü, dolayısıyla kültürel bir ürün olabilmesi için, en azından bir insan ömrünü aşan boyutlarda bir kalıcılık göstermesi, bir dayanıklılık gücünü göstermesi gerekir. Bir Derweşê Evdî destanı, tarih olarak Osmanlılar dönemidir, en azından iki yüzyıllık bir geçmişi var, böylesine bir gerçekliği var. Yazıya da dökülmemiştir, ama dilden dile taşınıp gelir, unutulmaz ve yaşar. Önderlik, “Sanat alanında Kürtler, müzikle direniyorlar” dedi. Müzikte de destan türüyle direniyorlar. İşte destan türü dediğimiz şey dengbêj türüdür, dengbêj türüyle direniyorlar. Orada aslolan nedir? Kültürün olduğu her yerde direniş vardır. Aslında bir yerde bir direniş varsa özü itibariyle aslında direnen kültürdür. Kültürde çözülme olunca, dolayısıyla anlam içerik dediğimiz manevi kültürde çözülme ortaya çıkınca, o zaman direnme etkenleri de ortadan kalkıyor.

 

Mücadele önce kesinlikle kültür alanında başlıyor. Hangi açıdan bakarsanız bakın PKK’nin ortaya çıkışında da böyledir. Böyle kırıntı kabilinden kültürel değerler var. Onlara sarılıyor ve sonuçta onlarla direnme gelişiyor. Önder Apo’da bu çok nettir. Diyor ki, “Lise sıralarındayken Aramı ilk defa dinlediğimde dedim ki bu ses, bu kültür yaşamalıdır.” Yine Önderlik, Dersim’e gittiğini söylüyor, 70’lerin ortaları, “Dersim gerçekliğini gördüğümde kendi kendime şunu söyledim. Buradaki bu halk kültürü mutlaka yaşatılmalı ve mücadeleye bu biçimde karar verdim” diyor. Demek ki, kültürel direniş önemlidir. İnsan mücadeleyi aslında kültürde kazanır. Başka savaş alanlarında mücadeleyi kazanabilirsiniz, ama kültürde kaybettiniz mi, kazandığımız savaş ve zafer gene de kaybedilmiş demektir. O zaferin hiçbir değeri, hiçbir anlamı yoktur.

 

Bir şey daha söylenebilir. Kültür kelimesi Latince bir kelime, “Colere” diye bir kavramdan türetiliyor ve kelime olarak anlamı, toprağı işlemek, toprağa bakmak, topraktan ürün elde etmek anlamına geliyor. Toprakla bağlantılıdır, tarımla bağlantılıdır, toprağı işlemektir. Yani toprağı tarıma açmak, toprakta ürünü ekmek, ürünü devşirmek bütün bunların hepsi kültür anlamına geliyor. Kürtçe’de de karşılığı çand’dır, aynı anlama geliyor. Yani toprakla bağlantılıdır, ürün devşirmektir. Bu yönüyle neolitikle bağını net bir biçimde görebiliyorsunuz.

 

Neolitikte yaşanan büyük bir zihniyet devrimidir. Bunun maddi yaşamda da çok büyük bir karşılığı var. Yeni kavramlar doğuyor, yeni keşif ve icatlar ortaya çıkarılıyor. Bu keşif ve icatların karşılığı olarak, yeni maddi yapılar gelişiyor. İdeolojik ve manevi kültür alanında gerçekten devasa gelişmeler oluyor. Bunlar insanlığın başında Önderliğin değişiyle “adeta yıldız yağmuru” gibi yağıyor.

 

Esas olarak bir kültür katledilmek istendi

 

“Özgürlük sosyolojisi” an’ın sosyolojisidir, devrim döneminin sosyolojisidir, ama bir de genel kültür sosyolojisi dediğimiz sosyoloji var. Bu genel kültür sosyolojisi aslında kök kültürle, insanlığın başlangıcında yer alan ve insanlık durdukça asla bitmeyecek olan kültürle bağlantılı bir sosyoloji. Bu kültür hangi kültürdür? Aryen kültürüdür. Aryen kültürü ki, bugün Kürtler özü itibariyle kalıntı tarzında da olsa onu temsil ediyorlar. Bu kültürün bitişi biraz da insanlığın bitişi anlamına geliyor. Bu yüzden Kürtler aslında kök kültürü temsil ediyorlar, temel insanlık kültürünü temsil ediyorlar. Şimdi bu yönüyle insanlığı besleyen bir kültür, aynı zamanda uygarlığı besleyen bir kültürdür. Kürtlerin bugüne dek gerçekten varlıklarını sürdürmelerinde de bu kültürün çok yoğun bir payı var. Fakat şöyle denilebilir: Bu kültürden kopuş var, bu kültürü küçümseme var, aşağılama var, aslında bu kültüre çok fazla değer vermeme var.

 

Bizim ortamımızda onu görmek çok fazla zor değil, bizim ortamımızda da var. Örnek verilebilir, bu kültür demokratik uygarlık kültürü olarak da değerlendirilebilir, esas olarak yaşadığı zemin nedir? Kırdır. Bu kültür en güçlü, en yoğun biçimini kırda yaşar, kentte hakim olan uygarlıktır. Bu kültürün kentte uzantıları var, ama esas itibariyle en güçlü biçimde yaşadığı zemin kırdır. Ama kırsal yaşam, bu yaşamdan kopuş, insanlar için bir gelişme olarak algılanır. İnsanlar bunu bir gelişme olarak algılarlar. Önderlik bunu “Enkidolaşma” olarak tanımladı. “Ana toplumdan kopuyorduk” dedi. “Enkido’nun aslında beni de anlattığını fark ettim” dedi. Enkido şehre koşturulmuş herkestir, yüzünü şehre dönmüş herkestir. Orada bazı belirlemeleri var. “Ana toplumdan kopuyorduk, köyümüz arkamızda bir yetim gibi kala kalmıştı. Köyün kadını, kızı gözümüzde küçüldükçe küçülmüştü, bir şehrin memuru yeni ilahımızdı.” Yeniden devletleşme, kentleşme ve Türkleşme etrafında yeniden toplumsallaşıyorduk der yani. Yeni bir toplumsallaşma başlar, farklı tarzda bir kültürleşme başlar ve Enkidolaşma belirlemesi önemlidir. Yani ihanetle özdeştir ve ana toplumdan kopmaktır.

 

Önümüzde bir inşa kavramı var. İnşa sıfırdan başlatılan bir şey değil, ama eskinin olduğu gibi, bugüne aktarılması taşınması da değil, insanlığın temel değerleri nerede gizliyse oraya dönmek, o değerlerle bağ kurmak, onları günümüz ve bugünün dünyasının bilimsel teknik gelişme düzeyiyle bütünleştirerek, yeniden inşasını sağlamak olarak adlandırılabilir. Önderliğin deyişiyle, “10 bin yıl öncesine dönmüyoruz, ama insanlığın temel değerlerinin orada gizli olduğunu da biliyoruz. İnsanlığın geçmişi daha gerçektir, eğer arıyorsak yüzümüzü oraya döneceğiz, insanlığı orada arayacağız, orada bulup yakalayacağız ve yeniden başlatacağız”. Yani yaklaşımımız bu olacak ve dolayısıyla da aslında geçmiş bu yönüyle zaten kültüre de tekabül ediyor, kültüre de denk düşüyor.

 

Önderliğin bizlere yönelttiği eleştiriler var. “Yabancılaşma” Önderliğin en temel eleştirdiği nokta oluyor. Kişi olarak bende de eleştirdiği odur. “Katliam çocuğu’’ olmak nedir? Gerçekten katledilen neydi? Katledilen sadece maddi olarak, yani fiziki varlıklar, insanlar filan değil, onlarla birlikte esas itibariyle bir kültür katledilmek istendi. Onlarla birlikte bir kültür yok edilmek, tasfiye edilmek istendi. Bir anlam arayışı vardır veya diyelim o anlama uygun bir yapılanmaları vardır. Belki de en sınırlı imkanlarla, o en ağır koşullar altında bile onlar, kendi mücadelelerine gerçekten anlam yüklemek istediler, o anlamı ağıtlara döktüler ve o ağıtlar bugüne kadar geliyor. Şimdi o ağıtları dinlediğiniz zaman onların size verdiği mesajlar son derece nettir. Ama bugün sanat yapanlar aynı ölçüde, o kadar net mesajları size vermiyor. Onların sanatından aynı ölçüde, aynı güçlü mesajları çıkaramıyorsunuz. Demek ki, o dönemde toplumun kendi kutsalları var. O dönemin ozanları, bizzat o katliamın tam da ortasında, trajedi yaşanırken, onu unutturmamak biçiminde bir yaklaşım izliyorlar. Unutturmuyorlar ve onları ağıtlara döküyorlar. O ağıtlar bu güne kadar geliyor.

 

Kültürle demokratik uygarlık özü itibariyle aynıdır. Kültürel uygarlık, demokratik uygarlıktır, böyle tanımlanabilir. Önderliğin kullandığı “kültür” kavramı demokratik uygarlıkla özdeştir. Bunun yanında mesela dil var. Dil gerçekten de kültürden ayrılamaz. Dil basit bir anlaşma aracı değil, dil aynı zamanda bireyin ve toplumun yapılandırıcı unsurudur. Dil kültürle birlikte yayılır. Özellikle de neolitik olgunlaşma döneminde, neolitik devrim yayılırken, dille birlikte yayılma gösterir. Yayılan aynı zamanda Aryen dilidir ve dil o kültürün içeriğini olduğu gibi yansıtır.

 

Dolayısıyla Kürtçe aslında demokratik toplumun dilidir. Gerçekten böyle bir özelliği var ve Kürtçe neolitik toplumun dilidir. Örnek verilebilir: Bazı lehçelerde o kadar belirgindir ki, Zazaca biz Kirmancki diyoruz. Diyelim ki, dağdan şehre indin mi biter, şehirde kelimelerin karşılıkları fazla yoktur. Ama kır toplumunda yaşadığımız müddetçe o topluma, köy toplumuna bağlı olarak kaldığınız müddetçe bütün ihtiyaçlarınıza en üst düzeyde cevap verebilir. Bir de kelimelerin içeriği var, içerikleri de çok farklıdır. Her kelimenin içerdiğinde bir anlam var. Kürt dilinde, kelimelerin yüklendiği anlam, ona yüklenmiş anlam, yani o kelimelerin ortaya çıkışı farklıdır. Anlamı belki aynı, ama daha sonradan türetilmiş haliyle Kürtçe de bulamazsınız.

 

Şöyle bir örnek verilebilir: Türkiye’de Türk Dil Kurumu diye bir kurum var. Bu kurum bazı kelimeler türetir, Türkçeye epey katkı sağladı. Ama bazı kelimeler kabul görmedi, bazı kelimelerde tutmadı. Örneğin, Hosteste, “gök konuksal avrat” diyorlardı bu tutmadı. Mesela bisiklete, “itirgeçli götürgeç” tutmadı. Lokanta, “toplumsal otlangaç” tutmadı. Bunun gibi bazı kelimeler tutmadı, ama çoğu tuttu. Ama kelimelerin ağırlığı yoktur, yani böyle içi çok dolu değil, çok yoğun değildir. Kelime türetmek o kadar kolay değil, 10-15 kişi bir araya gelir üzerinde yoğunlaşır kelime üretir. O olabilir, ama tarihsel süre içerisinde üretilen, kullanılan kelimelerin anlamı ise çok daha farklıdır.

 

Dil güçlü yaşam gerekçesine sahip olmak demektir

 

Bir de dil ve yaşam tarzı arasında kesinlikle bağ vardır. Dil ve yaşam tarzı arasında kesinlikle uyum var. Diyelim ki, yaşam tarzında sınıfsızlık varsa, yani sınıfsallaşmaya karşıtlık varsa, yaşam tarzında eşitlik, özgürlük varsa, yaşam tarzında ekolojik boyut varsa, birinci doğayla uyum içerisinde bir yaşam anlayışı hakimse bu olduğu gibi dile de yansır. Mesela dilde hayvanı aşağılama diye bir şey yok, Kürtlerde bu çok belirgindir. Örnek verilebilir, Türkçe de ‘öküz’ kavramını kullanırsınız, birine ‘öküz’ dediniz mi, hakaret etmiş oluyorsunuz, ama Kürtçe de birine ‘öküz’ gibi dediniz mi, yiğit anlamına gelir ki gerçekten de böyledir. Demek ki, doğaya yabancılaşma yok, o topluma yabancılaşma yok, daha doğrusu aslında hayvanları nesnelleştirme yok, onlarda da bir özne var ve benzerlikler kullanılabilir.

 

Kürtçe düşündüğümüz zaman kesinlikle daha eşitlikçi düşünürsünüz, daha özgürlükçü olursunuz, daha az egemenlik mantığıyla düşünürsünüz. Ama diğer dillerle düşündüğümüzde öyle değildir, egemenlik içerilmiştir, egemenlik daha fazladır daha yoğundur. Mesela Türkçede egemenlik düşüncesi daha yoğun bir şekilde o dile içerilmiş durumdadır. Özellikle sonradan öğretilen kavramlarda kesinlikle böyledir. Bu açıdan gerçekten dil çok büyük önem taşıyor. Önderliğin o konudaki son derece çarpıcı belirlemeleri var. “Dil güçlü yaşam gerekçesine sahip olmak demektir” diyor. Diyelim adlandırma kadın tarafından oluyor, genelde nesnelere ad koyan, varlığa ad koyan kadın oluyor. Kelimelerin hep genelde dişil ekler taşıması, dişil karakter taşıması onunla da bağlantılı ve kuşkusuz bu çok önemli, yani onun zihniyetinin bunda payı son derece belirgindir.

 

Niye öncelikle dile saldırılar var? Dilden kopmak, aslında bir yönden de en önemli unsur olarak kültürden kopmak anlamına geliyor. Eğer dili dar anlamda kültürle özdeşleştiriyorsanız, dilden koptuğunuz an, aslında o toplumun temel kültüründen de kopmuş oluyorsunuz. Onun yolunu, önünü açıyorsunuz ve sistem zaten bunu yapıyor. Şu anda yeni eğitim sisteminde, eğitim yaşı oldukça düşürüldü. İlkokula başlama yaşı 55 aya düşürüldü. Bu yasta eğiteme başlıyorsunuz ve orada ilk yabancılaşma başlıyor, kendi anadilinde eğitim imkanından yoksun kalıyorsunuz.

 

Diğer bir konu soy sürdürme konusudur. Soy sürdürme önemli bir kavram. Anlamla nasıl soy sürdürülüyor? Kürtlere bırakılan yegâne alan, fiziksel olarak soy sürdürmedir. Yani daha çok nicelik olarak çoğalmadır. Ama bunu diğer varlıklarda yapıyorlar, nicelik olarak onlarda da bir çoğalma var. Bu tarzda bira soy sürdürme, soy sürdürmenin en ilkel, en geri belki de insan söz konusu olduğunda en çirkin biçimidir. Peki, anlamla soy sürdürme nedir? Anlamla soy sürdürme öncelikle kendi çocuklarının ve gençlerinin eğitimini üstlenmedir. Yani bizzat kendi çocuklarının ve gençlerinin eğitimine sahip çıkmadır. Çünkü soy çocuklarla ve gençlerle sürdürülür. Bir toplumun çocuklarıyla ve gençleriyle sürdürülür. O çocuklar ve gençler eğitilerek soy sürdürülebilir, öyle topluma kazandırılabilir. Toplum kendi soyunu sürdürmeyi öylesine güvenceye alabilir.

 

Ama Kürt toplumuna bakıyorsunuz, anadilde eğitime ilginin çok çok az olduğunu rahatlıkla görebiliyorsunuz. Eskiden farklıydı. Genelde çocukları okula göndermeme eğilimi yüksekti. Mecbur olduğu için beş yıl çocuk okula gönderilebiliyordu, ama ondan sonra genellikle gönderilmiyordu. Ama günümüzde bırakalım bu tarzda yaklaşmayı, Mardin gibi bir yerde bile Kürtçe eğitime ilgi zayıftır. Evlerde, çocuk okulda zorlanmasın diye, sürekli Türkçe konuşuluyor. Mardinli anneler artık çocuklarıyla Türkçe konuşuyorlar. Bu dehşet verici bir şey.

 

Bu nedenle dili kültürle doğrudan bağlantılı olarak ele almak kesinlikle çok büyük önem taşıyor. Eskiden biz de tek dili savunuyorduk. Ortak bir dil oluşturmak istiyorduk. Ama şimdi onun yanlışlığı çok daha net bir biçimde ortaya çıkıyor. Bu şu anlama gelmez, diyelim ki, Kürtçe de zengin bir lehçeler topluluğu var. Hatta İran’lı bazı Kürtler var, yoğun araştırma-incelemeleri de var. Mesela onlar Kürtçe’nin lehçeleri değil, Kürt dilleri diyorlar. Sorani lehçesini bir dil olarak, Kurmanci’yi bir dil olarak, Zazaca’yı bir dil olarak değerlendiriyorlar, ama Kürt dilleri. Yani tanımlamaları bu biçimde. Dilin kendisi, lehçenin kendisi bile başlı başına bir zenginliği ifade eder. Böyle ortak dil yaratma yaklaşımı doğru değildir. Zaten Kürtler de gerçekten bir özgürlük ortamı olabilseydi, diğer topluluklardaki gibi kendi pazarları olabilseydi, lehçeler hem birbirlerinden çok yoğun etkilenirler, hem de her biri bir diğer lehçeyi çok rahatlıkla bilebilirdi. Çünkü günlük olarak sürekli birbiriyle ilişki halinde olurlardı. Böyle gelişebilirdi, bu çok zor değil, ama tek dil yaratma, tek tipleştirme yaklaşımı, ulus devlete özgü bir yaklaşımdır ve bunun da mutlak süratle terk edilmesi gerekir.

Bunları da inceleyebilirsiniz