Mihri Belli’nin, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile yaptığı söyleşi…
“Kürt-Türk ilişkileri, müthiş bir tarihi arka plana dayanıyor. Kördüğüm de, çözüm de bu tarihin az çok anlaşılmasına bağlıdır.”
Abdullah Öcalan: Değerli usta, oldukça önem verdiğiniz halkların eşitlik ve özgürlük temelindeki birliği için imkânlar şimdi fazlasıyla doğmuştur. Altmış yıllık komünist mücadele yaşamınızda çok şeyler söylediniz, bizden çok önceleri enternasyonalist temelde bir gerilla savaşımına katıldınız; Yunan iç savaşının etkin bir gerillasıydınız. Yine Amerikan Komünist Partisi içinde de yer aldınız. 1940-50 yıllarında Türkiye Komünist Partisi’nin aktif bir üyesi ve merkezine kadar yükseldiniz. 1950-60 arası büyük tevkifat sürecini yaşadınız. 1960-70 arasındaki solun yükselişinde, halk hareketinin ve devrimci gençliğin mücadelesinde önemli roller oynadınız. Bir kez daha egemenlerin bir nolu boy hedefi haline geldiniz. 1970-80 arası bu mücadele devam etti. 12 Eylül’le birlikte bir kez daha yurtdışı muhacerat ve yine elden geldiğince çözülen reel sosyalizme karşı devrimci sosyalizmin vazgeçilmez bir temsilciliği gibi ilkeli tutumda ısrar ettiniz. Ve Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımının 15 Ağustos 1984 Atılımı’nı heyecanla izlediniz. Ve doğru tutumun, ilkeli tutumun örnek değerlendirmelerini hep sizden duyduk ve bunda halkların ilk defa eşitliğine ve özgürlüğüne giden yolda büyük bir devrimci gelişme biçiminde değerlendirdiniz.
Sizleri eskiden beri tanıyoruz, ama en anlamlı buluşmamızı sanıyorum şimdi 2000’li yıllara doğru giderken gerçekleştiriyoruz. Biz Kürdistan ulusal kurtuluş devrimi diyeceğiz, ama siz bunu Ortadoğu devrimi ve bu arada Türkiye’nin de en güçlü devrimci bir hareketi olarak zaten değerlendiriyor ve onun enternasyonalist dayanışması içindeyiz. Sizler bir kez daha halkınız için, halklar için çok vurguludağınız gibi, anti-emperyalist, demokratik ve giderek sosyalist yoldaki çabalarınızı bu düzeye gelişiminden büyük memnuniyet duymaktasınız. Biz de yılların şahsınızda kapsamlı yürütülen mücadelesinden hem güç aldık, hem de böyle bir katkıda bulunmakla da kendimizi mutlu hissediyoruz.
Çok geç de olsa halklarımızın ilk defa böyle devrimci bir mücadele temelinde ve karşılıklı olarak birbirlerini yükseltme çabalarından eşitliğe ve özgürlüğe yalnız vurgu yapmakla kalmayıp onun pratik çözümüne doğru gittiğimiz bugünlerde sizlerle bu görüşmemiz oldukça anlamlıdır. Ben sevinç duydum ve hatta bu yaşınıza rağmen genç ve delikanlı heyecanında buldum. Gerçek devrimci tutum da budur, sosyalist iyimserlik de budur. Bu temelde sizleri bir kez daha selamlıyor ve sizi dinlemek istiyorum. Sorularınızı, eleştirilerinizi ve bu arada bizden, Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımından Türkiye halkı için beklentilerinizi büyük bir memnuniyetle dinleyeceğim ve elimden geldiğince bu diyalogla önemli ve hatta büyük cevapları birlikte vermeye çalışacağız.
Mihri Belli: Bu sözlerden sonra karşılık olarak belirli bir şeyler söylemem lazım, ama söylemeye gerek yok, gerçekler ortada. İşte, on dört sene önce buluştuğumuz dönemlerde Kürt hareketi bölünmüş ve bir etkinliği yoktu. İlkel milliyetçilik birçok yerde egemendi ve biz bunun acısını çok çekmiştik. Daha önceleri, özelikle KDP’nin yönlendirdiği Türkiye’deki kötü çevrelerin bazı davranışları bizi çok yaralamıştı.
İlk kez enternasyonalist bir tutumu biz PKK’de gördük. “Türk devrimi ile Kürt devrimi etle tırnak gibi iç içedir. Birinin zaferi diğerinin zaferidir, birinin yenilgisi diğerinin yenilgisidir” tezini birinci yönden geliştiren sizsiniz. Bu çok önemlidir ve bu hareketin başarısının sırrı da işte buradadır. Kürt ulusal demokratik hareketinin başarı kazanması, uluslararası alanda büyük etkinlik sağlaması rastlantı değildir. Bu, izlenen doğru bir çizginin sonucudur. Bunları söyledikten sonra başka şeyler söylemeye lüzum yok. Bugün Türkiye için çok umutlu bir olaydır ki, bir Kürt hareketinin başında ilkel milliyetçiler ve emperyalizmin türlü oyunlarına kanacak veya onlara alet olacak bildiğimiz tipten önderler yok. Kesinlikle enternasyonalizm davasına bağlı, kendi halkına, bütün halklara, özellikle Kürt ve Türk halklarının mutluluğu için savaşan bir önderlik var. Ve bu bizim için son derece büyük bir mutluluktur. Bu gerçek er veya geç, en geniş kamuoyu çevrelerinde de benimsenecektir, anlaşılacaktır ve süregelen savaşı bir vurgun ve bir çetecilik alanı olarak kullanan faşist çevreler tecrit olacaklar ve yurtsever güçler, barış güçleri egemen olacaklardır.
Abdullah Öcalan: Zaten güncellik sıkı sıkıya bir tarihselliktir. Günümüzde Kürt-Türk ilişkileri sadece bir kördüğüm değil, çok kızgın bir savaş temelinde ve neredeyse bütün halkların beynini ve ruhunu paramparça ederek kendisine çözüm aramaktadır, hem de en kızgın bir savaşla. Elbette ki bu kendiliğinden gerçekleşmedi, hiçbir toplumsal olayın tarihsel arka planının olmaması düşünülemez. Bu bir de Kürt-Türk ilişkileri ise, müthiş bir tarihi arka temele dayanıyor. Kördüğüm de, çözüm de bu tarihin az çok anlaşılmasına bağlıdır.
Bu, bizim felsefi anlayışımızın da bir sonucudur. Tarihsel arka planı aydınlatmadan günümüzü aydınlatmamız pek mümkün değildir. Dolayısıyla çok öz bir biçimde de olsa bugün herkesin bir türlü anlamak istemediği, tarihte Ortadoğu’ya ve Anadolu’ya gelişte Türkler ile Kürtlerin ilişkileri ne anlam ifade eder? Başlangıçtan günümüze kadar hangi temel aşamalardan geçmiştir? Bunun aydınlatılmasını sadece bir tarihi sorunun aydınlatılması olarak değil, günümüzün en can alıcı siyasal sorununun da çözümü için temel bir şart olarak görmekteyim. Onun için bu konuya ilgi duyuyorum ve elimden geldiğince, sınırlı bilgilerimize dayanarak, ama daha çok da mücadelenin ortaya çıkardığı çıplak gerçeklerin dayatmaları olarak bu konuda doğruya yakın bazı değerlendirmeleri sunabilecek güçteyim.
Kürt-Türk ilişkileri, hiç şüphesiz bugünün bir olayı olmadığı gibi, eğer doğru konulamazsa bu Ortadoğu ve tarihin de doğru anlaşılmamasıdır. Ve hatta bunun doğru anlaşılması, Ortadoğu’nun çok karmaşık problemleri için de önemli bir anahtar teşkil edecektir. Türkiye’de bilim çevrelerindeki o muazzam inkârcılığı aşmada da önemli bir rol oynayacaktır. Unutmayalım ki, Türkiye’deki toplumsal bilim ve tarih muazzam bir inkâra dayanarak yürütülmeye çalışılmakta ve bu da büyük bir yabancılaşmaya, bilinç çarpıtmasına yol açıyor. Bu nedenle anlatımlarımızın akademik değeri de yüksektir ve ayrıca bölgede şovenizmin kırıp geçirdiği halkların ilişkilerine biraz daha aydınlık getirmek açısından da önemlidir.
Kürt-Türk ilişkileri deyip geçmemek lazım. Ortadoğu’nun temel ilişkisidir. Şuna da çok emin olmalısınız ki, bugün belki zorda olan Kürtlerdir, ama bana göre daha zorda olan Türklerin kendisidir. Eğer Kürtlerle olan ilişkilerini doğru temelde gözden geçirmezler, bu kör şoven ve şiddete dayalı politikada ısrar ederlerse, belki de tasfiye olacak olan Kürtler değil, Anadolu Türkleridir. Ben bunu çeşitli defalar söyledim, ama kimse dikkate almadı. Bugün ise giderek, “tehdit büyüyor” demektedirler. Ama bu tehdidi doğuran nedir, hangi politikalardır? Bunu bütün çıplaklığıyla, bu ilişkiler bağlamında ele almak önem taşıyor. Dolayısıyla bu anlatımı “Kürtler ulusal kurtuluş savaşımı veriyorlar, onların arayışıdır, bizi pek ilgilendirmez” diyen, Türk aydını büyük bir gaflet içindedir. Bugün Türk bilim çevreleri –özellikle sosyal bilim çevreleri– büyük bir aymazlık içindeler ve kendilerini uyarıyorum. Bu inkârcı yaklaşımla Türkiye halkına yardımcı olmuyor, büyük zararlar veriyorlar. Evrensel veya aydınlanmanın bir gereği olarak bu ilişkinin mutlaka aydınlanması gerekiyor.
Kürtler, bilindiği üzere binlerce yıldan beri yaşayan yerleşik bir halktır. Mezopotamya, Zagros ve Toros eksenleri arasındaki alanlara yerleşmişler, çok eski bir kültürlerin sahipleridirler. Hatta tarihi bilgilere baktığımızda, halkların en iç içe geçtiği, birçok halk kültürünün, klan, kabile, aşiret varlığının en çok karıştığı bir mekândır. Burada saf bir ırk aramak beyhudedir. Denilebilir ki, Ortadoğu’nun o çok karmaşık coğrafyasında ve onun halklar mozaiğinde Kürdistan merkezi bir yer işgal etmekle birlikte, bütün halklar mozaiğinin içinden bir renk Kürtlerin içine yerleşmiştir. Dolayısıyla bugünkü dünyamızda bile en renkli halklardan birisi hangisidir denilse, (ister adına Kürt diyelim -ki şimdiden bile herkes ayrı bir ad vermektedir), yani salt bir adla değerlendirememeleri bile Kürtlerin oldukça çok adlı ve orijinli bir halk olduğunu gösteriyor. Ben bunu ne bir zaaf, ne de bir ayrıcalıklı durum olarak görüyorum, ama güzel bir olay. Değerlendirilirse, zengin ve renkli bir kültürün şekillendirdiği bir halklar güzelleşmesidir. Böyle bir halk olmanın ne ayıplı bir yönü vardır, ne de bizi şovenliğe götürecek bir üstünlük durumu vardır. Kürtlerin birçok kültürü burada bağrında taşımaları, halkların hemen her konuda, dinleriyle, inançlarıyla iç içe geçmeleri, dillerini ve kültürlerini korumuş olmaları güzel bir olay. Bundan gurur duymak gerekiyor. Ama şimdi “Kürtler çok sinmişler, çok baskı altındalar, doğru-dürüst kendilerini ifade edemiyorlar” diyeceksiniz. Bu ayrı bir konu, yani bir haksızlığa, acımasız bir baskıya karşı içine düştükleri bir durumdur. Ama bir orijinleri söz konusu olduğu ve gurur duyulacak zengin bir tarihi arka plana dayandıkları da bir o kadar gerçektir.
Kürtleri daha değişik de tamamlamak mümkün ve birçok uygarlığın nasıl etkisi altında kaldıkları, aldıkları ve verdikleri değerlendirilebilir. Bu ta Sümerlerin o ilk kent devletlerinin, giderek Yukarı Mezoptamya’ya doğru Asurların eliyle taşırılma durumu vardır. Yine Doğu’da bir Pers, ondan önce de bir Med organizasyonu mevcuttur. Bu organizasyonlar ağırlıklı olarak Kürt orijinlidir ve bu coğrafyada önemli etkiler bırakırlar. Urartular ve Kuzey’den gelen İskitler vardır, ardından Hititler, Arap yarımadasından birçok çıkış vardır, ta Mısır firavunlarının buralara kadar geldiklerini biliyoruz. İlk yazılı anlaşmaların bu coğrafyada yapıldığını, ilk hukuk normlarının burada şekillendiğini, ilk şehir devletlerinin alt ve üstyapısıyla burada geliştiğini ve hatta ilk imparatorlukların; Babil İmparatorluğu, Asur İmparatorluğu, Med, giderek Pers İmparatorluğu’nun burada geliştiği biliyoruz. Dikkat ederseniz, diğer coğrafyalarda imparatorluklar pek yoktur. Toplumların uygarlığa, sınıflı toplumlara geçişin alt ve üstyapısının ilk orijinal durumlarını burada görmekteyiz. Ve buranın bütün halkların olduğu gibi en temel halklarından biri olan Kürt halkı da böyle bir uygarlıkla şafak vaktinde bir tanışmışlığa sahiptir. Ve bu tanışmışlık bizzat Kürtlerin eliyle gerçekleşmiştir. Buğday, arpa ve buna benzer tahılların burada insan eliyle toplumların ve uygarlığın hizmetine sunulduğunu gösteriyor, böyle birçok ilk’e bu coğrafya beşiklik etmiştir.
Şunu demek istiyorum; orijini son derece temel insanlık tarihiyle özdeş olan, bunun yanında giderek bir toplumun alt ve üstyapısının şekillenmesini yaşamış, ekonomiden hukuka, siyasetten kültüre ve dine kadar birçok gelişmeye beşiklik etmiş bir gerçekle karış karşıyayız.
Ve İsa’ya doğru geldiğimizde, İsa neredeyse dün gibi yeni bir tarih başlangıcıdır, o büyük tarih İsa’dan çok öncedir. İsa’nın günümüze doğru el atışı 2000 yılını dolduruyor. Bu, eski büyük tarihle kıyaslandığında küçük bir aralığı ifade ediyor. Büyüklüğü biraz da böyle görmek gerekiyor. Bizde tarih genellikle takvim tarihi ve İsa’nın doğuşuyla başlatılır. Yunan, Roma, ardından Osmanlı ve cumhuriyet anlatılarak sonuçlandırılmak istenir.
Oysa asıl büyük tarih; İsa öncesi tarihtir.
Bunu görmek büyük değer taşıyor. Eğer ille Ortadoğu halklarının ve Mezopotamya’nın tarihi anlaşılmak isteniliyorsa buna inmek zorundayız. İşte, Kürtler bu dönemin büyük bir halk orijinini ifade ediyorlar, -diğer halklar gibi. Yine burada Asuriler, Ermeniler ve birçok değişik kültüre sahip halklar var.
Yine İsa’nın çıkışına da çok kısaca değinmek istiyorum: Çünkü yaşadığımız coğrafyada Asuriler, Araplar, hatta Yahudiler var. Her şeyden önce İsa bir Ortadoğu gerçeğidir. Büyük Roma köleciliğine karşı Ortadoğu kültürünün büyük karşı koymasıdır. Nasıl ki, Roma’nın göbeğinde Spartaküs müthiş kölelik sistemine karşı bir başkaldırıysa, Ortadoğu’nun da büyük başkaldırışı Hazreti İsa’dır. Ama çok bir barışçıl yöntemle, çok etkili ve Roma’yı çökerten bir başkaldırıyla bunu gerçekleşmiştir. Tarihin en büyük toplumsal sınıf egemenliğine, en gaddar kölecilik sistemine karşı Hazreti İsa’nın Ortadoğu halklar temelinde başkaldırısını yeniden değerlendirmekte büyük yararlar vardır. Hazreti İsa’ya Batılılar, Hristiyan halklar, uluslar sahip çıkıyor. Bana göre Hazreti İsa, Ortadoğu halklarının bir başkaldırısıdır. Batılılar İsa’yı çarpıtmış veya doğru yorumlamışlardır.
İsa bizimdir, bizim coğrafyamızın, bizim halklarımızın başkaldırısının büyük olayıdır. İsa Batılılardan çok bizim gerçeğe daha yakındır. Ben bunu İslam diniyle bağlantılı olarak da ele alacağım. Şunu söylemek istiyorum; Hazreti İsa’nın ilk dili Ortadoğu dilidir, hatta Asuriler, “ilk konuştuğu dil, propagandasını yaptığı dil Asuri dilidir” derler.
Mihri Belli: Abranayan’dır.
Abdullah Öcalan: Yine Roma’nın çarmıh hareketini biliyoruz. İlk Hristiyanların Antakya’da ilk kiliseyi kurduklarını, Suriye ve giderek Anadolu’da nasıl yüzyıllarca yeraltında manastırlarda yaşadıklarını da biliyoruz. Şimdi bunu nasıl değerlendireceğiz? Elbette ki, yüzyılların propaganda hareketleri olarak değerlendireceğiz.
Mihri Belli: İllegalite.
Abdullah Öcalan: İllegalite, propaganda birlikleri muhteşemdir. Anadolu neredeyse bunun eşiğidir.
Mihri Belli: Yeraltı şehirleri de vardır.
Abdullah Öcalan: Kapadokya’daki, Efes’teki, Antakya’daki yüzyıllara sığan bu başkaldırı, büyük Roma köleliğini çözmüştür ve kendi içinde eritmiştir. Ondan sonraki süreçte, artık egemenlerin dini haline geldiğinden dolayı fazla atıfta bulunmak istemiyorum.
Yine Hazreti Muhammed’in ortaya çıkışı vardır. Bu çıkışının elbette ki, halklar gerçeğiyle çok sıkı bir bağlantısı var. Bunu anlamadan halklar gerçeğine aydınlık getirmek oldukça zordur. Bu çıkışın en veciz anlamı nedir? Az çok ticaret gelişiyor, çöldeki Arap büyük bir sıkışıklık içinde, ama aynı zamanda büyük bir potansiyeli de ifade ediyor. Öyle anlaşılıyor ki, Hazreti Muhammed çöl arabının enerjisiyle ticaretin çekiciliğini birleştirmenin dehasıdır!
Mihri Belli: Dinamizmidir.
Abdullah Öcalan: Dehasıdır ve bunu dolaylı olarak bütün ideolojik dili, dini söylemi, çok veciz bir biçimde, büyük bir yoğunlukla sureler halinde adeta edebi olarak Kur’an ile somutlaştırıyor. Bu, büyük bir ideolojik çağrı ve dönemin uygarlık sentezidir.
Hazreti Musa ve İsa döneminde bütün peygamber gelenekleri kendilerini son peygamberi olarak değerlendiriyorlar ve burada bir gerçeklik vardır. “Din adına söylenmesi gerekeni tamamladım” denilirken, dini söylemde dile getirilen en güçlü ve son sözdür, ondan sonrası felsefe ve bilimdir.
Mihri Belli: Bir daha İsa’nın başkaldırısı kadar yeni bir peygamber çıkmamıştı.
Abdullah Öcalan: Burada gerçekçidir. Çok olumlu, ileri bir yanı teşkil ediyor. Kadın statüsüne karşı daha ileri bir durumu ifade ediyor. O bölük-pörçük aşiret, kabile ideolojilerini -ki bunlar Kabe’deki 360 put tarafından temsil edilir- parçalıyor. Giderek soyut tek devlet kavrayışının da bir ideolojik ifadesi olarak “tek tanrı” biçimine ulaşıyor. Ona çok çeşitli sıfatlar yakıştırarak, bunu yeni bir toplumsal şekillenmenin parlak bir ideoloji çerçevesi haline getiriyor. Hukuku oluşturuyor, hem de o ilk çağ köleci devletlerinin üstünde bir devletleşmenin yasalarını ortaya koyuyor. Yine ticarete ilişkin olarak ekonominin temel kuralarını ortaya koyuyor. Bu çerçeveyle birlikte çöl bedevisinin gözü açılıyor ve yeni siyasal bir model altında müthiş bir askeri güç haline geliyor ve çok kısa bir süre sonra Bizans, Sasani ve Habeşlerin topraklarına kadar ulaşıyorlar. Ve gerçekten bu ileri çıkışın bir sonucu olarak İslam’la çok güçlü bir imparatorluğu gerçekleşiyor.
Mihri Belli: Hamza’yla, Hamza’nın eliyle oluyor.
Abdullah Öcalan: İslam imparatorluğunun esas özelliklerini anlamakta yarar vardır. Bu, herhangi bir kavmin üstünlüğüne dayalı bir yayılış değildir, kavim yayılışı yoktur. Her halk için, hatta her insan için genel geçerli ilkeler vardır. Hazreti İsa için de aynı şeyleri söyleyebiliriz, onlar yalnız güçlü olan yoksulların dilini kullanmasıdır, yoksul hareketin temsilcisidir. Hazreti Muhammed ise, biraz üst hâkim sınıf haline gelmek isteyen ve çok gerekli, ileri bir aşamayı teşkil edecek olan tüccar ve giderek ortaçağ feodalitesinin güçlü bir söylemidir ve bu çok ileri bir anlama sahiptir. İslamiyet’in bu üç çıkışının büyük bir devrim olduğunu vurgulamamız, bu nedenledir. O ilk yüzyıllar hemen hemen bütün halklara önemli şeyler vermiştir. Örneğin, Arap halklarını çöl Bedevilerinden çıkarmış, muazzam bir uygarlığa kavuşturmuştur, -Mısır’da, Suriye Şam’da, Bağdat’ta.
Mihri Belli: Endülüs.
Abdullah Öcalan: Giderek Endülüs’e kadar, yani Avrupa’ya karşı muhteşem olan Endülüs uygarlığını yaratmıştır, Bağdat’taki uygarlık hâlâ dillere destandır. Bu, kendi başına İslamiyet’in özellikle 1000 yıllara kadar gelişinin parlak olduğunu gösteriyor. Yine İbn-i Sina, İbn-i Rüşt gibi Batılıların hâlâ gıpta ile seyrettikleri bilim adamları, tarihçiler, coğrafyacılar ortaya çıkmıştır. İster siyasi, ister bilimsel anlamda en büyük üstünlüğü, Ortadoğu coğrafyasında İslam’ın yükselişi temsil etmektedir. En büyük askerlik sanatının da temsilcileri buradadır; Selahattin, bütün Batılılar karşısında askeri üstünlüğün ifadesidir
Toparlarsak, İslamiyet 1000 yıllara ve ondan birkaç yüzyıl sonrasına kadar dünya çapında güçlü, üstün ve ileri bir uygarlığı ifade ediyor. Üstünlük, ekonomiden tutalım askerliğe kadar, kültürden tutalım siyasete, hukuka kadardır ve gerçekten parlak bir şahlanış anlamına geliyor. Ortadoğu bu anlamda büyük bir yükselişi yeniden yakalıyor. Aşağı-yukarı İslamiyet’in çıkışıyla birlikte 15. yüzyıllara kadar gerçekten üstündür, yani Ortadoğu’nun üstünlüğü kesintisizdir. Mısır ehramları Babil bahçeleri, Babil kulesi bunun en açık ifadesidir. Mezopotamya’daki uygarlık hâlâ heyecan verici. İnsanlığın başlangıcından 15. yüzyıla kadar Ortadoğu uygarlığın hem beşiğidir, hem yüzyıllarca süren kat be kat üstünlüğüne eşlik etmektedir. Buradaki halkların hepsi, bu anlamda insanlığın en eski halkları olmaktadır.
İşte, bu noktada Orta Asya’dan bir Türk yayılışı söz konusu. Burada çok açık belirteyim, bir ırk saf değildir. Orta Asya’da Türk ırkının çok saf olduğunu da sanmıyorum, Çinlilerle, Moğollarla karışmışlığı var. Türklerin de saf bir ırk değil, karışmış bir ırk olduğunu, ama esas özelliklerinin göçebe, at sırtında ve 1000 yıllarına doğru geldiğimizde artık Orta Asya’nın içine sığmayacak kadar, bir de kuraklık ve nüfusun fazlalaşmasının büyük bir göçü zorunlu hale getirdiğini vurgulamak gerekiyor. Milattan az önce ve az sonra buralarda göçebe toplulukları rahatlıkla geçinebiliyorlardı. Ve daha çok Çin sınırlarına, Rusya steplerine, Hindistan’a ve İran’a doğru bazı akınlar olmakla birlikte daha çok da Çin, Hindistan ve İran imparatorlukların etkisi altındadırlar. Tıpkı Arapların çöl toplulukları gibi, Türklerde Orta Asya’nın çöl topluluklarıdır.
Göktürkler zamanına doğru geldiğimizde, birçok halk da görüldüğü gibi bir aşiretler federasyonuna doğru yükseliş halindedirler. Tipik bir aşiret konfederasyonunun kuruluş aşamasına geldiğini rahatlıkla görüyoruz. Yani Türkler miladi 7 ve 8. yüzyıllarda artık ilkel komünal toplumun düzenini aşıyorlar, gelişkin bir aşiret düzenine, federasyonuna ulaşıyorlar ve sınıflı topluma geçmek için her bakımdan belirgin bir evrimleşmeyi tamamlıyorlar. İşte, tam bu sırada kuraklık, nüfusun artışı, ama en belirleyici olarak da artık devlet olarak örgütlenmenin gücünü yakalamaları onları buralara sığamaz hale getiriyor, sık sık yaptıkları akınların bir benzerini İran içlerine doğru yapıyorlar.
Şimdi, bu gösteriyi nasıl karakterize edeceğiz? Nasıl ki haçlılar için Ortadoğu çok çekiciyse bu durum aynen Orta Asya Türkleri için de geçerlidir. İran ve giderek Ortadoğu, bütün zenginliklerin, masallar ülkesinin sesi olarak anlaşılmaktadır. Onun için muazzam çekici ve cazibeli yönleri vardır. Bunu bir de kendi coğrafi ve demografik zorunluluklarıyla birleştirirsek, bu sefer gerçekleşecek göçlerin müthiş olacağı açıktır ve nitekim dalga dalga bu göçler başlıyor. Miladi 1000 yıllarına doğru geldiğimizde İran ortalarına kadar geliyorlar ve 1040’larda Dandanakan’da büyük bir savaş veriliyor. Bu, İran hanedanlığının artık erimeye doğru gitmesidir. Nitekim ondan önce de Gazneliler var, Samanlar devleti var; bunlar ara devletlerdir, çoğunda da Türkler etkilidir. Ama asıl Selçuklular İran’ı yeniyor ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu adı altında bir devletleşmenin temeli atılıyor.
Çok ilginçtir, tarihte de belgelidir; Büyük Selçuklu sultanı Kürdistan sınırlarına kadar gelip dayanıyor ve orada “Kürdistan eyaleti” tabirini ilk defa söylüyor. Kürdistan kelimesini ilk söyleyen Selçuklu sultanıdır ve diyor ki, “Oradaki beylerle anlaşma yollarını aramalıyız.” Yani İran’ı yıkıyor, ama Kürt boylarının, Kürt aşiretlerinin kolay yenilemeyeceğini aslında bilen birisi. Kürtlerle ilişkilerini bir çatışmayla halletmek yerine, ittifak ve uzlaşmayla çözmeyi uygun buluyor. Umarım tarihçiler bunu biraz daha detaylı araştırırlar, ama benim küçük bir tespitimdir. Çünkü Kürtlerle kıyasıya bir çatışmanın Ortadoğu’da durma anlamında geleceğini iyi biliyor. Türklerin İran’dan öteye gidemeyeceklerini, hele Irak’a, Anadolu’ya geçemeyeceklerini çok rahat bir biçimde görüyor ve çok önemli bir politik tespit yapıyor: “Kürtlerle uzlaşarak, anlaşarak ilerlemeyi sağlayabiliriz” diyor. Ve Selçuklu tarihini inceleyin, Kürt ve Türk beylikleri iç içedir.
Daha başka örnekler de verebilirim; Karakoyunlular, Akkoyunlular, Artukoğulları Kürt coğrafyası içerisindedir ve çoğu Kürt, onu kendi beyi sanır ve bazı Kürt beylikleri de Türkmen boylarının beyidir. Bu kadar bir iç içelik vardır ve uzlaşma yönü ağır basıyor, çatışmalar sınırlıdır. Umarım tarihçiler dürüst davranır, Kürt-Türk ilişkilerinin bu zengin biçimini, bugün bile çok ders çıkarabileceğimiz biçimini aydınlığa kavuştururlar. Oğlunun adını bilmem Tuğrul Türkeş koyup da bu gerçeği görmemek, günümüz Türklerinin vahim bir yanılgısıdır. Acı ama vahim bir yanılgı… Tuğrul ne yapmıştır, Selçuk ne yapmıştır, Alparslan ne yapmıştır Kürtlerle, gerçekçi bir biçimde görür ve Kürt-Türk ilişki modelinin o dönemki biçimlerinden günümüz için bazı önemli sonuçlar çıkarırız.
Demek ki, Selçuklular Kürdistan sınırlarına dayandığında Kürtlere ilişkin yaklaşımları böyledir. Şimdi Araplar için de durum buna benzerdir. Biliyorsunuz, Türkler daha çok Bağdat saraylarında siyaset ve askerliği öğrenirler. Abbasilerin hizmetindedirler, daha sonra Abbasileri de çözerler ve imparatorluğu genişletirler. Ama Kürtler ile Malazgirt’e kadar gelirler. Tarih Alparslan ordusunda yarı yarıya Kürt boylarının varlığından bahseder; aşiret aşiret, -hatta dökümü de yapılıyor. 20 binden aşağı değil oradaki Kürt savaşçıları, savaş bir de Kürt coğrafyasında veriliyor ve savaşın arkasında birçok Kürt beyinin manevi desteğini de söz konusu. Düşünün, Alparslan’ın ordusunda Kürtler olmasa ve bu coğrafyada Kürt Müslüman beylerinin desteğini almasa Anadolu’da nasıl kalacak?
Mihri Belli: Kürt-Türk ittifakı olmaz.
Abdullah Öcalan: Bir şaka, bir PKK propagandası olarak değil, tarihin bir gerçeğini anlatıyorum. Bilim adamları lütfen incelesinler; Alparslan’ın ordusunda Kürtlerin varlığı ne kadardır? Ve bu coğrafyada Kürt boyları olmasa kalması mümkün müydü? Dikkat edilirse Robert Diyojen’in ordusu 200 bindir, Alparslan’ınki 50 bindir. Kürtlerin desteğini çek, adım atamazlar, boğulup gideler ve Türkler İran’ın işgalinden öteye bir adım bile atamazlar. Eğer Malazgirt’e kadar gelmişlerse, kesinlikle Kürtlerin sayesinde ve ittifak sonucudur.
Anadolu Selçuklularına Anadolu kapısının Türklere açılmasına geldiğimizde, buna kapıyı ardına kadar açan Kürtlerdir; siyasal açmışlardır, toplumsal açmışlardır, askeri olarak açmışlardır. Kürt desteği olmadan bir adım bile Anadolu’ya geçiş yapamayacaklarını siz Türk aydınları da yeniden ciddi bir biçimde değerlendirmelisiniz. Ben kaba bir tarif verdim size burada.
Peki, hiç mi çatışma yok? Var, ama ittifak, birliktelik daha ağır basıyor, dikkat çekilmesi gereken nokta budur. Tekrar vurguluyorum; birçok Türk beyinin Mardin’de, Diyarbakır’da, Ahlat’ta, Erzurum’da kurduğu beylikler var. Hepsinin içinde Kürt-Türk karışmıştır ve işin çok ilginç yanı, birçok Türk boyu Kürtleşmiştir. Örneğin Karakeçililer, bugün Karacadağ eteklerinde yaşıyorlar, hepsi de benden daha fazla Kürt ve hiç Türkçe bilmezler. Karakeçililer, esasında bir Türkmen boyudur, buna benzer birçok boy var. Bu şunu gösteriyor; burada birbirlerinin içinde eriyecek kadar benimsenmiş ilişkiler söz konusudur. Bugünkü gibi Türkün Kürdü çok hor ve bir nolu tehlike görme durum yok. Eskiden tarih bizim için çok daha iyiymiş, bugün çok şoven ve faşist bir durum var.
Bu noktaya dikkati çektikten sonra, Türkler ne yaptı diyeceksiniz? İslam’ın ideolojik, politik ve askeri gücünü arkalarına alarak ve Ortadoğu halklarını az çok kendi askeri önderlikleri altında birleştirerek hamle yaptılar. Anadolu’yu bildiğimiz gibi birkaç yüzyıl süren özellikle Haçlı Savaşları temelinde şekillenmiş bir Anadolu Selçukluları vardır. Kılıç Aslan’ın temel özelliği haçlılara karşı Anadolu’da etkili savaşlar vermesindir. Bu Selçuklu devletine yol açmıştır. Daha sonra Bizanslıların uç beylerini yene yene İstanbul’un kapılara kadar gelmişlerdir, Osmanlı da bunlardan bir uç beyidir. Birkaç yüzyıl süren Selçuklu İmparatorluğu döneminde, Türkler az çok göçebe bir halk olmaktan yerleşik bir halk olmaya doğru ilerler ve Anadolu’nun belirgin bir halkı haline gelir. Yalnız tek halkı değil Ermeniler, Pontuslar, Rumlar ve bir de Türkmenler var.
Burada dikkat çekmek istediğim husus; Selçuklular devlet biçiminde -ki bunlar aristokrasidir, beyliklerin üst tabakasıdır- şekillenirken halk, ezilen kesim, Karadeniz dağlarında ve Toroslarda Türkmenler gibi tamamen hâkim tabakadan, hâkim sınıftan ayrılarak kendine özgü bir kültür, bir şekillenme altında yaşamlarını sürdürürler. Bana göre asıl Türk halkından kastedilmesi gereken Türkmenlerdir.
Türkmenlerin özelliği şu; sınıflaşma başladığında Türk hâkim sınıfları beylikler ve bu arada Selçuklular, Osmanlılar biçiminde devletleştiğinde kopuş çok sert bir baskıyla başlıyor. Dikkat edilirse, Karaman Beyliği’nin bile ezilmesi büyük bir sertlikle olmuştur. Türkmenlere karşı büyük bir savaş yürütülmüştür. Hâkim tabaka Sünni’dir, Türkmen ise daha çok Alevi’dir ve müthiş bir sınıf savaşından sonra dağa yerleşmişlerdir. Hatta o zamanlar sultanların Kürtler ile bir savaşı yoktur, ama ezilen Türkler ile, yani Türkmenler ile müthiş bir sınıf savaşları vardır. Tarihin bu dönemdeki en karakteristik özelliği budur. Türkmen, Türk halkının kendisidir. Dikkat edilirse Konya’da yoğunlaşan Selçuklu’nun dili Farsça’dır, Mevlana Mesnevi’yi Farsça yazar, Farsça konuşur.
Mihri Belli: Hazreti Musa’nın eski dili.
Abdullah Öcalan: İstanbul’daki Osmanlı dili de Osmanlıcadır, Türkçeyle fazla bir bağlantısı yoktur. Karacaoğlan’la, Yunus Emre’yle bir bağı yoktur. Yunus Emre, Karacaoğlan halk sözcüleridir, halk ozanlarıdır, ama divan şairleri saray şairleridir. Şimdi bunlar belli bir sınıfsal mücadelenin de ürünü olarak anlaşılmalıdır.
Şimdi, bu noktaları da vurguladıktan sonra, daha sonraları Kürt ve Türk ilişkileri ne oldu diyeceksiniz? Nasıl bir ilişki cereyan etti? Birinci kilometre taşı; demek ki, Büyük Selçukluların Kürdistan sınırlarına dayanması, ardından dostça, uzlaşma temelinde Kürdistan’ın içlerine bir giriş durumları var. Uzlaşmalar ve Malazgirt Savaşı’yla Kürtlerin ileri desteği sayesinde Anadolu’ya yerleşme, sınıf ayrışması, Anadolu Selçuklu İmparatorluğu’nun kuruluşu yaklaşık Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşuna kadar geliyor…
Bir uç beyi olarak Osmanlı’nın bir kısa tarifini yapmaya çalıştığımızda şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Selçuklu İmparatorluğu daha çok Anadolu ve İran etkisinin ağır bastığı bir imparatorluktur. Dili Farsçadır. Ve bir yerde bu, Büyük Selçukluların İran’da kuruluşunun nasıl bir asimilasyon temelinde ileri boyut kazandığını gösteriyor. Osmanlı uç beyliği için daha değişik bir durum söz konusu. Bilindiği üzere Bizans’ın ağır etkisinin olduğu bir yerdir ve daha ilk yıllarda Trakya bölgesine geçiş vardır. Ardından Osmanlı İmparatorluğu İstanbul ve Trakya etrafında şekillendi. Bursa ilk başkent, daha sonra Edirne olur. Balkanlar’da yayılma gerçekleşir, ardından Anadolu beyliklerinin yenilmesi ortaya çıkar.
Burada Osman Bey’in Anadolu beyliklerini yenmesini bir sınıf mücadelesi olarak değerlendirmeliyiz. Bir yandan Türkmenler dağa sürülürken, ufak beylikler de merkezi Osmanlı beyliği altında eritilir ve bu da çok ciddi bir sınıf mücadelesi temelinde gerçekleşmiştir. Buna Şeyh Bedrettinlerin hareketini de eklemeliyiz. Şeyh Bedrettin, bu muazzam sınıflaşma sürecinin bir başkaldırısıdır. Her ne kadar din, mezhep söylemi altından gerçekleşse de, bu yıllar Osmanlı İmparatorluğu’nda müthiş ayrışma yıllarıdır. Ayrışma, bir yandan halklara karşıdır, yani halkların geriletilmesi -Türkmen halkı da dahildir-, bir yandan daha alt düzeydeki orta beyliklerin tasfiye sürecidir. İşte, Bedrettin bu ezilen kesimleri arkasına alıyor. Hatta Osmanlı içinde şehzadeler var, -mesela Musa Çelebi’yi, arkasına alarak bu anlamda biraz daha Türki, diğeri biraz daha Bizansidir, iyi incelenirse merkezi Bizans imparatorluğunun etkisi altındadır. Bunlar ise Anadolu halkları ve daha çok Türkmen etkisi altındadırlar, başarıya gitmez ve acımasızca ezilir.
Ve bildiğimiz gibi daha sonraları Fatih çıkar. Fatih Batı yanı ağır basan ilk imparatordur. Asıl imparatorluğun başlangıcını teşkil eden Fatih’tir, daha öncekilerini beylikler süreci olarak değerlendirmek gerekiyor. Tıpkı Roma, Bizans, Sasani, hatta Abbasi İmparatorluğu gibi Fatih’le büyük bir Osmanlı, İslam imparatorluğu süreci başlar. Fakat talepleri Doğulu olmasından çok Bizans niteliğindedir, hatta Hristiyanlar davet çıkarırlar; “gel sen Hristiyanlığı kabul et, Roma’ya kadar en büyük imparator ilan edelim.” Bunun karşısında Fatih tereddütler geçirir. Fatih değişik bir sultan, dini dogmaların etkisi altında olmayan; şiir yazan, içki içen biri. Yine saraylarındaki yaşam Avrupai’dir. Hatta Fatih, “Kendimi İslam mı sayayım, Hristiyan mı sayayım, Batılı mı sayayım, Doğulu mu sayayım?” biçiminde bir tereddüt geçirir.
Mihri Belli: Metropolite Bizans imparatorluğunun onun vermediği yetkileri veriyor.
Abdullah Öcalan: Sanırım, buna bir de Ortodoks imparatoru olma hayalini de eklemeliyiz. Şimdi sonraki süreçler daha çarpıcıdır. Bilindiği gibi Fatih’ten sonra Beyazıt Cem sultan olayı vardır. Cem sultan Vatikan’a, Roma’ya kadar gider, tamamen Batı yanlısıdır. Beyazıt ise daha çok Doğu’yu, İran’ı tercih eder ve kendi aralarında şiddetli bir savaşa tutuşurlar. Bu, şu anlama geliyor; “imparatorluk Batılı karakterde mi olacak, Doğulu karakterde mi?” Ve nihayetinde Yavuz “dur” der ve kesin tercihini yapar.
Mihri Belli: Doğu’ya yönelme.
Abdullah Öcalan: Çünkü Batı’da erime tehlikesi var. Osmanlı’nın bir Bizans veya bir Hristiyan imparatorluğu haline gelmesi kaçınılmazdır . Onun sert Sünni karakterini de burada aramak gerekiyor.
Ve Doğulu imparator olmak eğilimi ağır bastıktan sonra, o dönemin çok güçlü iki merkezi devleti vardır. Bunlar Mısır’daki Fatımiler, yani Kölemenler eski bir Türk boyu olmakla birlikte, artık Arap Kölemenler devleti var, bir de Doğu’da Safeviler devleti var. Güçlü iki devlettir ve hudutları, güneyden Toroslara kadar uzanır. Mısır sultanlarının egemenlikleri Çukurova’ya, Torosların güneyine kadar uzanıyor. İranlılar da Fırat’a kadar gelip dayanıyor ve İç Anadolu’ya kadar Türkmenler ile ilişkileri var. Alevi kökenli olup, Safeviler bir nevi o dönemin komünistleri gibi Türkmenleri muazzam örgütleme durumları söz konusu.
Tabii, bu sultanı müthiş rahatsız ediyor, iki güç de eğer yenilmezlerse ta Anadolu üstlerine gelecekler. Osmanlı sultanı da Balkanların ötesinde bir Bizans devamcısı gibi olacak. Demek ki Yavuz’u tanımlamak istersek; hem Osmanlı İmparatorluğu’nu bir Doğu imparatorluğuna dönüştürmek, hem de bir Bizans imparatorluğu haline gelmesini önlemek için büyük bir şiddetle yönelir. Ama çok ilginçtir, zor yoluyla halletmek isteyen Yavuz, bu iki devlet gücünü, Doğu’da kendisi için iki büyük rakibi halletmek için Kürdistan sınırlarına, yani Fırat’a gelip dayanır.
İşte, burada İdris-i Bitlisi, Bitlis Emirlikleri’nin durumu var. Bitlis emirliklerinin bir özelliği de şudur: İran’ın etkisinden kurtulmaya çalışıyorlar. Çünkü hem mezhep olarak Sünniler, hem de 23 Kürt beyliği tutsak eder Safeviler devleti. Bitlis emiri de o dönemin en güçlü emiridir ve Safevilerden kurtulmak için çare arıyor. İdris-i Bitlisi de onun kâtibidir, yani bir nevi sekreteri, akıl hocasıdır. Dolayısıyla Safevilerin etkisinden kurtulmak için, çareyi Osmanlı sarayında buluyor, zaten Osmanlılar ile ilişkileri olduğu biliniyor. Böyle uzun bir arayış durum var ve kendiliğinden bu ortaya çıkmış bir durum değil. Sonunda Yavuz ile ilişkiler kurulur. Yavuz da imparatorluğun erimemesi (için hem Safevilerin, hem Kölemenlerin yıkılması veya en azından doğal sınırlarının ötesine atılması gerekiyor), buna şiddetle ihtiyacı var.
İdris-i Bitlisi ile yazışmaları var. Yazışmalarından birinde Yavuz İdris-i Bitlisi’ye beyaz bir defter verir, “benim adıma, imzala, kim ne istiyorsa ‘Yavuz’un mührü ile ferman yaz” diyor.
Mihri Belli: Ne yetki istiyorsa ver.
Abdullah Öcalan: Ferman yaz ve bir de heybeler dolusu altını hizmetlerine veriyor. Hatta Kürtler için şunu da söyler; “Kendinize bir beylerbeyi seçin.” İdris-i Bitlisi ise şöyle diyor; “Beylikler fazladır, hepsiyle ilişkileri ayarlayamayız, bir tane beylerbeyi olursa daha iyi anlaşabiliriz.” Dikkat edilirse, burada şiddet diye bir durum yok, tam tersine devlet düzeyinde bir ittifak arayışı var. Şunu söylüyor İdris-i Bitlisi; “Hayır, biz Kürtler anlaşamayız aramızda. Ki, beylikler anlaşabilseler, zaten bir Kürt krallığı doğar.” Ehmedê Xanî de bu süreci işler, “Bizim bir krallığımız olsaydı ne olurdu…” Biliyorsunuz, beylerin birbirine diş geçirmesi ve merkezi bir beyliğin oluşması zordur. Kürtler bu aşamayı sağlamadıkları için, “bu boşluğu sen bize bir beylerbeyi göndererek doldur” diyor. Ve sanırım İskender Bey gönderilir, fakat bir Kürt merkezîleşmesi var, her şey Kürtlerin elindedir. Gönderilen sadece bir beydir, henüz Osmanlı’nın gücü yoktur. Yine o sıralar Evliya Çelebi de Kürdistan’ı ziyaret eder. Bitlis Beyi’nin sarayı İstanbul sarayından çok ileridir; kütüphanesi, on binlerce kişilik ordusu var. Sadece bir beylik; Hakkâri beylikleri, çok geniş bir beylik sistemi ve Avrupa derebeylerinden daha güçlü bir sistemle bir Kürdistan vardır. Yavuz tabii haklı olarak ittifak arar, yine Kürt beylikleri de böyle bir ittifaka çok muhtaçtırlar. Çünkü Safeviler hem mezhebi, hem de siyasi nedenlerden dolayı yoğun baskı altında tutuyorlar, çoğu tutsak zaten.
Birleşmenin ilk ürünü Çaldıran zaferidir ve bildiğiniz üzere bu bir yerde Safevilere karşı Osmanlılar savaşı gibi gözükse de aslında Kürt beylerinin bir zaferidir. Osmanlı sultanı sadece onu organize etmiştir ve biraz da yeniçerilerle takviye güç göndermiştir. Tarih söyler; en çok savaşan gücün Kürt beylikleri olduğunu. Tebriz’e kadar bir açılım olur, Kafkasya’ya dayanılır, hatta Bağdat’a kadar bir inme durumu gerçekleşir. Hemen akabinde 1514, 1517’de güneye doğru inilir, bu da bütünüyle Kürtlerin desteğiyle yürütülen bir savaştır. Mercidabık Savaşı, Halep yakınlarında verilen bir savaştır. Bu savaşla da Suriye’nin kapısı açılır. Ağırlıklı olarak Diyarbakır ve Mardin Kürt beyliklerinin etkin rol oynadıkları bir savaştır. Ardından Ridaniye’deki savaş ile Mısır’daki Kölemen devleti çözülür ve Arabistan, Afrika’nın bütün kuzeyi Osmanlı İmparatorluğu’na açılır. Ve o kudretli Osmanlı imparatorluğu böylece doğar.
Bunları abartmıyorum, hepsi belgelidir. Dikkat edelim, acaba Kürtler olmasaydı, Yavuz Fırat’ın kenarına ulaşabilir miydi? Yavuz Suriye’nin, Torosların kenarına kadar gelebilir miydi? Gelemezdi. Yavuz’u esasta buraya çeken, nasıl ki Anadolu’ya çeken Kürt kabile, aşiret boylarıysa, onu bir kez daha bu sefer Batı’dan Doğu’ya doğru büyük bir imparatorluk olarak, egemen kılıp getiren yine Kürtlerdir. Nitekim beş Kürt hükümeti vardır, bilmem ne kadar bağımsız sancak vardır, bunların hepsi de fermanlıdır. Yani Osmanlı İmparatorluğu’nun Kürtler ile ilişkileri hükümetler düzeyindedir. Resmi hükümetler diye kabul ederler ve bu hükümetler siyasi olarak da, babadan oğula geçer. Burada Kürtlerin siyasetsiz, hükümetsiz olma diye bir durumları yok, kendi siyasetleri, kendi hükümetleri vardır. Tek bir eksiklikleri; bir sultanlarının olmamasıdır. İşte, bu boşluğu da Osmanlı sultanı dolduruyor. Bu statü bilindiği gibi imparatorluktaki tek statüdür. Trakya halkında, Arabistan’da, Anadolu’da böyle bir şey yok. Dolayısıyla Yavuz süreciyle birlikte imparatorluk ağırlıklı olarak, bir Türk-Kürt imparatorluğudur.
Bu durum 19. yüzyıla kadar devam eder. Özellikle sultan Mahmut döneminde farklı bir durum ortaya çıkar. Bilindiği üzere Osmanlı İmparatorluğu Batı kapitalizminin sürekli yükselişi altında büzülür, güç kaybeder. Bir de Mısır’da Kavaralı Mehmet Ali hareketi vardır. Mısır’da güç kazanmasıyla birlikte, Mehmet Ali Toroslara dayanır ve giderek Trakya, 1830’larda ise neredeyse İstanbul’u ele geçirir. Zor bela Ruslar, Fransızlar, İngilizler devreye girer ve imparatorluk kurtarılır. Aslında imparatorluk 1830’larda bitmiştir, yerine Mısır hanedanı Mehmet Ali hanedanı geçmiştir.
Aslında Ruslar burada Türklere iki büyük yardım yapmışlardır. Yıkılışı engellemişlerdir. Aslında tarihçiler yazmıyor, ama çarpıcıdır. Eğer Rusların o zamanki yardımı olmazsa Mehmet Ali kesinlikle İstanbul’un yeni imparatorudur. Sultan Mahmut’un çıkardığı sonuçlar var: Tekrar imparatorluğu derleyip toparlama, ekonomiyi ve vergiler sorununu halletmek için askere ihtiyacı vardır. Çünkü artık Batı’da isyanlar başlamıştır, milliyetçilik akımları vardır, Anadolu halkı, Kürtler, Araplar vardır. Daha fazla vergi ve asker demek, eski statünün bozulması demektir. Çünkü vergiler, Kürtlerin kendi kendilerine aldıkları bir sistem mantığıyla oluyor, asker olarak da Kürtler kendi kendilerine askerdir. Bizzat Osmanlılar adına vergi ve asker olmaz. Hediye verilir, belli bir ödemeler vardır, ama direkt Osmanlıya vergi ve asker verme durumu yoktur. İşte, Mahmut bunu başlatmak ister ve bu da büyük isyanlar sürecine yol açar ve 19. yüzyıl boydan boya bir isyanlar yüzyılı olur. Sebebi de belirtiğim gibi: “Biz Osmanlı’nın askeri olmayız, vergileri de veremeyiz.” Yani eski statüde bir ısrar, direnme var. Bu, bir yerde günümüzde Barzanilerin hâlâ peşinde koştukları otonomideki ısrara benziyor.
Aslında en büyük otonomi Osmanlılar döneminde var, hem de çok çaplı bir otonomi. Bu otonomi 19. yüzyılda sultan Mahmut ile aşılmak istenildiğinde büyük isyanlar patlak verir. Sonuç Bedirhan beylerin yenilgisiyle birlikte -ki bu tam yenilgi de sayılmaz- o gider yerine Yezdan Şer gelir, o gider Übeydullah gelir. Bu isyanlarla birlikte sultan Abdülhamit bir politika oluşturur. Bu politika çok ilginç ve gecikmiş eski bir politikadır; Kürtlerle tekrar anlaşma. Fakat bu sefer değişik bir durum ortaya çıkar: Hamidiye Alayları biçiminde. Bunun anlamı nedir? Tekrar Kürt beylikleri her şeyi organize ediliyor, aşiret beyleri general seviyesinde rütbe kazanırlar, özel okullarda eğitim görürler. 36 beylik kuruluyor ve sanırım 36 bin silahlı güç oluşuyor. Bu Kürdistan feodalitesinin yeniden can bulmasıdır. Ve Osmanlılarla uzlaşma eski temelde tekrar vücut buluyor ve bu politika cumhuriyetin kuruluşuna kadar gelip dayanır.
Yalnız bu uzlaşmada Ermenilere ve Kürt ulusal kurtuluş hareketine karşı olma durumu da vardır. Nasıl ki bugün Barzaniler Türkiye Cumhuriyeti’yle birleşerek Kürdistan halk hareketi üzerine geliyorlarsa, o dönemde de olası Kürt ulusal hareketi ve ağırlıklı olarak da Ermeni ulusal hareketine karşı Kürt beyleri -gericileri de diyebiliriz-, Osmanlılarla birleşerek bilinen kanlı süreç başlatılır. Burada yine önemli olan, Kürtler yine belli bir ittifak temelinde Türk devletiyle veya Osmanlı devletiyle birleşmişlerdir. Silahlı güçleri, hatta İstanbul’da okulları var. Yani bugün özerklik tartışılıyor ya, ta o zamanlar bir özerklik vardı. Bugünkü gibi asimilasyon da yok, her şey Kürtçe ile oluyor. Yine İbrahim Viranşehir’de Paşa var: Musul’dan Diyarbakır’a, Urfa’ya kadar bir devlettir. Bedirhan bey de bir devlet gibidir. Mervaniler de Selçuklular zamanında bir Kürt devletidir ve yüzyıl boyunca hüküm sürmüştür.
Belirtmek istediğim, Kürtlerin böyle ileri organizasyonlarının 19. yüzyıla kadar var olmasıdır. “Kürtlerin devleti yoktur, hep aşiret düzeyinde kalmıştır” biçiminde değerlendirmeler abartmadan başka bir şey değildir. İttihat Terakki, başlangıçta Kürtler ile son derece dostanedir. Abdullah Cevdet İttihat Terakki’nin bir ideoloğudur ve kendisi Kürt’tür. Buna benzer birçok Kürt var, birlikte istibdada karşı hareket geliştirirler. Birinci, ikinci Meşrutiyet hareketleri gerçekleşir. Burada Kürt aydınları Türklerle birlikte meşrutiyete yer alırlar. Ve o ilk dönemlerde Kürtlerin birçok gazeteleri, cemiyetleri kurulur. Bu ilginç bir durumdur; henüz şovenizm ve Kürt düşmanlığı yoktur, -İttihat Terakki’nin ilk dönemlerinde. Şovenizm daha çok Talat Paşa süreciyle birlikte açık bir biçimde gelişir. Bunun tarihine fazla girmek istemiyorum.
Bu yıllarda Türkiye’de burjuvazinin biraz gelişmesi oluyor. İlk burjuva sınıfı azınlıkların (Ermeni ve Rumların), değerlerine el koyar. Talat paşalar ise bunun sadrazamlığını yaparlar.
Bir de I. Dünya Savaşı’nın sonucunda imparatorluğun çözülüşüyle birlikte İngilizlerin, Fransızların, İtalyanların Anadolu’yu işgal etme durumları var, hatta Yunanlıların Anadolu içlerine kadar girmeleri var. Bu durum Türk ve hatta Kürtler için bir varlık-yokluk sorununa yol açar.
Mihri Belli: Uzun süre savaşırlar.
Abdullah Öcalan: Kıvılcımlar burada atılmıştır ve Mustafa Kemal’den önce, daha Anadolu’ya geçmemiştir ve ilk gerilla savaşları (ben de Urfa’da bunu dinlemişim), ilk anti-emperyalist işgale karşı savaşlar buralarda verilir. Bu savaşların içinde ağırlıklı olarak Kürtler de bulunmaktadır. Türkler de vardır Maraş’ta, Antep’te, ama Urfa’da tamamen Kürtler savaşmıştır. Ve böyle ilginç bir başlangıç süreci var.
Aslında Mustafa Kemal işi sağlamak için Anadolu’ya geçer, ama bakar ki bu pek mümkün değildir. Çünkü ulusal kurtuluş süreci artık kaçınılmazdır ve padişahlık engel olmaktan başka bir anlam ifade etmiyor. İsabetli bir görüşle tercihini bastırmak için gönderildiği halklara karşı değil, ulusal kurtuluştan yana yapar ve belirgin iki güç de Kürt ve Türklerdir. Amasya Kongresi’nde, “Biz Kürt ve Türkleri yabancıların tahakkümünden kurtarmak için” diye başlar. Biliyorsunuz, Amasya manifestosu ilk manifestodur.
Mihri Belli: Daha önce ilk telgrafta Diyarbakır’daki…
Abdullah Öcalan: Evet, Diyarbakır’dır. Bu çok önemlidir, yani manifesto bildiğimiz üzere bir şeyi başlatmanın yeminidir, çerçevesidir. Amasya manifestosu, Erzurum ve Sivas bildirgelerinde bu var. Yine Ankara’daki ilk mecliste Kürtlerin varlığı çok nettir; kılık-kıyafetleriyle, Kürtçe konuşmalarına karşı en ufak bir karşı koyma durumları yoktur. Hatta Mustafa Kemal’in 1923’te Kocaeli’nde, “Kürtlere muhtariyet vereceğiz” gibi demeçleri bile vardır. Burada önemli olan, bu kritik süreçte Kürt-Türk ilişkilerinin çok ilginç bir sürece girmiş olmasıdır. Daha öncelerini anlattım, yani Kürtlerin inkarı ve tasfiyesine dayalı bir Kürt-Türk ilişkisi yoktur. Egemen sınıflar seviyesinde de olsa askeri, siyasi güçleri olan ve belli bir ittifaka, anlaşmaya dayalı ilişkiler sistemi var.
Mihri Belli: Kurtuluş savaşı da öyle, bir ittifakın ürünüdür.
Abdullah Öcalan: Bunu sizler benden daha iyi biliyorsunuz. Mustafa Kemal önderlikli ulusal kurtuluş hareketi, kesin bir Türk-Kürt ittifakıdır. Peki, sonradan buna kim ters düşmüştür? Bu ise ayrı bir tartışma konusu. Ama bu savaş, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri Kürtler olmadan atılmazdı. Tıpkı Anadolu’ya giriş nasıl ki Kürtlersiz olamamışsa, yine Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük bir güç haline gelmesi Kürtlersiz olamamışsa, Türkiye Cumhuriyeti de Kürtlersiz kurulmamıştır. Sizlerin yapması gereken; 500 yıl büyük aralıklarla, kilometre taşları halinde Kürt-Türk ilişkilerini doğru değerlendirmenizdir. Tekrar vurguluyorum; eğer bu ittifak olmasaydı bu cumhuriyet kurulamazdı. Haydi, Mustafa Kemal İzmir’e gitseydi ve savaşı orada başlatsaydı! Niye yapamadı? Mümkün müydü, oralarda herhangi bir şey başlatması? İstanbul’da kalsaydı, hatta Ankara’da kalsaydı. Neden Kürtlerin bölgesine giriyor? Neden ilk mektubu Kürtlere yazıyor? Zeki bir adam, çünkü savaş sanatında bir güçtür.
Mihri Belli: Bu ittifakın zorunluluğu kalıyor.
Abdullah Öcalan: Zorunluluğu kalıyor, yani Kürtler olmadan bu savaşın kazanılamayacağını çok iyi biliyor.
Mihri Belli: Bir de Ekim Devrimi var.
Abdullah Öcalan: Ama önce Kürtlerle sonra Bolşeviklerle ittifak yapılıyor. Yani Bolşeviklerle ittifakla Kürtlerin ittifakıdır Türk ulusal hareketinin başarısı ve dolayısıyla cumhuriyetin… Türkiye Cumhuriyeti’nin temeline Kürtler ezilerek, her şeyini yitirerek girmişlerdir.
Mihri Belli: Hayır!
Abdullah Öcalan: Ama dikkat edin, daha sonraki söylem budur. Birdenbire ve Şeyh Sait isyanından sonra Kürt yok oldu, her şey Türk ilan edilir. İdeoloji çok farklı bir gerçekleşme aldı. Nitekim komünistler de ezilir.
Mihri Belli: Şimdi, belli başlı tarihi dönüm noktalarında bir Kürt-Türk ittifak gerçeği var. Ve bunun sonucu olarak da, yani devletleşmeye ve güçlenmeye ve ufukların açılması doğrultusunda ulusal gelişmeler sağlamış oluyor. Kurtuluş savaşında da böyle, Malazgirt’ten başlayarak diğer aşamalarında da böyle. Şimdi bu, o tarihi temel üzerinde bugünkü genel tarihin zorladığı bir Kürt ittifakı durumu var.
Abdullah Öcalan: Onu açacağız, isterseniz bu cumhuriyetin kuruluş sürecini sizlerle değerlendirelim.
Mihri Belli: Şimdiye kadar şunu söyledim; “Bir yurtsever, bir Türk yurtseveri diğer bir kavmin, diğer bir ulusal toplumun varlığının inkarıyla, yurtseverliğinin inkarıyla işe girişirse kendi yurtseverliğini reddeder.”
Abdullah Öcalan: Yenilir.
Mihri Belli: Çelişkiye ve tarihe ters düşmüş olur. Bugün adını Öcalan arkadaşın da işaret ettiği gibi, adını Alparslan koyup da Kürtlerin imhasını istemek büyük faciadır, bu görülmemiş bir şeydir.
Abdullah Öcalan: Türklerin imhasını istemektir.
Mihri Belli: Tamamen, Alparslan’ın anısına ihanettir.
Abdullah Öcalan: İhanettir, bravo.
Mihri Belli: Eğer bugün bir Kürt-Türk ittifakı, egemen güçler tarafından utanç verici durumlara düşürülen bir ülkenin onurunun kurtarılması ve önünde açılan yeni ufuklara ulaşması göreviyle karşı karşıya mutlaka eşitlik ve özgürlük temeli üzerinde iki halkın gönüllü birliğini sağlamamız lazım. Ve bir ortak vatan içinde eşit ve özgür olarak yaşamanın şartlarını yaratmamız gerekiyor.
Bunun için bütün söylemlerimize (Türk olalım, Kürt olalım), bu hedefe ters düşen herhangi bir söz sarf etmememiz lazım. Yani iki tarafın da kutsal bildiği değerler vardır, o kutsal değerlere ters düşmememiz lazım. Mesela bir Türk, kalkıp da Şeyh Sait isyanından söz ederken, “İngilizlerin kışkırttığı bilmem yobazın, bilmem ayağa kaldırılması gibi bir şey, cumhuriyete karşı” gibi bir yakıştırmaya düşerse, bu son derece tarihe ters düşen bir davranış olur. Ve iki halk arasında gönüllü birliği baltalayan bir tutuma girmiş olur. Bugün bütünüyle “Şeyh Sait isyanı, elbette ki bir çağdaş devrimci önderlik altında yürütülen ulusal kurtuluş savaşıdır” da denilemez. Ama zulme karşı ayaklanan bir halk vardır ve onun önderliği kim olursa olsun içinde mutlaka devrimci anlamda bir ulusal-demokratik işlevi vardır.
Her Türk devrimcisi bunu görmekle yükümlüdür. Yani değerlendirme gerçeklere uygun olmalı ve özellikle muhatabı olan halkı zedelemeyecek şekilde söylemlerini ayarlamak lazım.
Gelelim bizim kurtuluş savaşına: Abdullah arkadaşın da işaret ettiği gibi, kurtuluş Savaşı Türklerin ve Kürtlerin omuz omuza verdikleri bir savaştır ve hem Türk tarihinin ve hem Kürt tarihinin şanlı bir savunmasıdır. Ve bugün bir Türk devrimcisi Karayılanlar geleneğinin sürdürücüsüdür ve bir Türk devrimcisi şey değil, bilmem mallarının sayımını yapıp da İngiliz Dışişleri Bakanı Öksun Alis’e veren. Bedirhan beylerinin görüşü değildir, onu iyi anlayalım. Ondan sonra gelişmeler olmuş, hedefe ulaşılmış diyorum, onlar tarihin gerçekleri, ama o anda neydi mevzilenilen? Mevzilenen şuydu; Mustafa Kemal daha İstanbul’dan tabii yürüyüşleri ayarlamış. Yine İstanbul’dan Havza ve Prusya’da toplantıları ayarlamış. Prusya’da kan gövdeyi götürür ve devrimci hareket doruğunda. Şimdi orada buluşuyorlar, Ruslarla Ali Bali Baba Otelinde anlaşıyorlar. Ruslar diyor ki, “ulusal direnişi olursa da arkanızdayız.” Bunu sağlıyor. İlk telgrafı daha önceden tanıdığı Diyarbakır’daki aşiret reislerine gönderiyor: “Burasını büyük Kürdistan yapacak, Ermenistan yapacaklar, Müslüman olarak kalacaklar. Böyle ya istiklal, ya ölüm, omuz omuza…” diyor.
Abdullah Öcalan: Biz Kürt ve Türkler…
Mihri Belli: Sen Türkler ve Kürtler. Sen Türk’sün, ben de Kürd’üm, -o şekilde.
Abdullah Öcalan:Tamam, adını koyuyor.
Mihri Belli: Ve Kürt beyleri “varız” diyorlar. Ondan sonra kolordu komutanına da mektubu var. Kolordu komutanlarına ve İstanbul’dan bağcı inzibata mektubu var. Şimdi orada diyor ki; “Devrim Rusya’sı arkamızda, Kürtler de bizimle savaşmaya hazır, ya istiklal, ya ölüm.” İşte, Mustafa Kemal’i Mustafa Kemal yapan o andaki durumdur. Ve bugün Kemalizm diyoruz, Kemalizm işte budur. Ondan sonra bilmem bu tek ulus, tek şey bilmem kalkıp da “Ein volk, ein reich und ein führer…” Şimdi, bu zorla asimilasyondur, zorla sömürüdür. Ve bu nerede yapılıyor? Haydi, Almanya’da neyse, Hollanda’da neyse, orada bir büyük çoğunluk tabii ki, cephe Alman. Ve bu halklar mozaiği Anadolu’da yapılmakta.
Abdullah Öcalan: Kanlı cinayetler sürecidir, fiyaskodur.
Mihri Belli: Fiyaskodur. Kemalizm’i değerlendirirken, kurtuluş savaşı bir Türkün kutsal saydığı bir şeydir. Kemalizm’i değerlendirirken, Kemalizm’in ithal malı olan bir dünya görüşünün zemini olmadığı halde Anadolu’da uygulanmasının sonucu ve fiyaskoyla sonuçlanmış olan -ki bu on-on dört sene sürmekte olan savaş bunun açık ispatıdır. Kemalizm’e sahip çıkmak, bugün bunun üzerinde ısrar etmek değildir. Kemalizm’e sahip çıkmak; Türkiye’nin, Türkiye halkının kurtuluş savaşını dünya devrimci sürecine sokabilmiş olması ve Kürt-Türk ittifakıdır. Bu yönüyle Kemalizm’e sahip çıkmaktır. Ve bu anlamda biz Kemalizm’in olumlu yanlarını tutarız, fiyaskoyla sonuçlanmış olan yanlış görüşlerini eleştiririz. Bu şekilde yaklaşılır, yani karşılıklı sözlerimizde Kürt olalım, Türk olalım. Yani gönüllü birlik hedefini zedelemeyecek şekilde konuşmamız lazım.
Abdullah Öcalan: Tartışmalı döneme ilişkin şüphesiz birçok yanlış görüşleri düzeltmek kadar, yeni ve doğru yapılması gereken görüşleri de ısrarla savunmak gerekiyor. Benim de giderek ağırlık basan kanaatime göre; Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumunda Kürtler yadsınamaz. Diyeceksiniz ki, “başlangıçta Mustafa Kemal kabul etti de sonradan vazgeçti.” Bu ayrı iki süreçtir. Şimdi o dönemin Kürtleri ittifakı kabul ettikten sonra neden isyan ettiler? Bunlar da ayrı bir süreçtir. Kabul edilişleri de o kadar kötü değildir, ama sonradan karşı koymaları ve isyan yapmaları kötü bir durum değildir. 1923’ler sürecinde iktidar olmak kardeşçeydi ve iyiydi, ama sonraları, yani 1924-25’lerde bakıyor ki, kendilerinin varlığını bile kabul etmeyen bir cumhuriyet var. İşte, o zaman Şeyh Sait önderlikli başkaldırı ortaya çıkıyor. İdeolojik, politik yaklaşımları çok çağdaş olmayabilir, ama kesinlikle vurguladığınız gibi bu sefer çok tehlikeli ve giderek burjuva içerik kazanan bir devletin şoven saldırıları var. Ve bu anlamda mazlumdur, haklıdır.
Neden böyle oldu denildiğinde ise, nasıl ki Selçukluların devlet oluşumunda Türk üst tabakası bir merkezi feodalite biçiminde evrim gösterip, yoksul kesim ile Türkmenler halinde ezildiyse ve dağlarda değişik bir ideolojik ve hatta kültürel formasyon altında yüzyıllarca varlığını sürdürüp geldilerse, 1920’lerde de olan biraz budur. Bu sefer Türk egemen sınıfı feodal kabuğu değiştirip yeni bir özle birlikte, cumhuriyeti de bir burjuva kılıf halinde örgütleyerek bir kez daha tarih sahnesine çıkarmak istiyor. Başlangıçta çok zayıf olduğu için Bolşeviklerin ve Kürtlerin desteğine muhtaç olduğu için ittifakı yapıyor. Burjuva sınıf öncüleri burada taktik yapıyorlar. Mustafa Kemal bunun parlak bir örneğidir, iyi bir ittifakçıdır, taktikçidir, fakat işini bitirdikten sonra bildiğiniz üzere komünistlere karşı acımasız bir sefer yöneltilir ve 1927’lere doğru geldiğimizde büyük oranda tasfiye edilirler. Yalnız komünistleri değil, mesela Terakki Perwer Fırkası aslında bir liberal fırkadır ve demokrasinin bir gereğidir. Kabul edilse, cumhuriyet biraz demokrasiye doğru evrimlenecektir. Teksas diktatörlüğü yerine biraz demokrasiye benzer gelişmeler olacaktır. Artık zamanı mıdır, değil midir tartışmasına girmiyorum, fakat Mustafa Kemal’in burada dozu kaçırdığı açık. Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir gibi Mustafa Kemal’i Kemal yapan komutanları bile mahkemeye çıkarması, diktatörlük eğiliminden ve anti-demokratik karakterinden dolayıdır.
Mihri Belli: Bağlı insanlar.
Abdullah Öcalan: Bağlı, güç ve katkı sunmuş insanlar.
Mihri Belli: Trabzonlu da öyle.
Abdullah Öcalan: Yine İttihat Terakki kadroları vardır, bunlar Kuva-yi Milliye kuruluşunda etkin rol oynamışlardır.
Mihri Belli: Ve tek örgüt.
Abdullah Öcalan: Onları idam etmiştir, aslında idamlık hiçbir suçları yoktur. Düzmece bir suikast senaryosuyla tasfiye etmiştir, tabii bu arada Kürtleri de idam etmiştir. Burada çok çarpıcı olan, tek şahıs veya burjuvazi diktatörlüğüne doğru geçişte sadece Kürtler değil, kendisine tehdit veya engel teşkil edebilecek en yakın arkadaşlarını ve bu arada komünistleri de tasfiye etmekten geri kalmıyor. Sultanın kalıntıları olarak İslam kökenli isyanlar var, onları da tasfiye ediyor. Bu konuda en çok katkı sunan Çerkez Ethemleri bile zor duruma düşürüyor, kaçırtıyor. Çok ilginç bir süreçtir, ama bu durumların hepsini bence Türk burjuvazisinin karakterine bağlamak gerekiyor. Zordayken az çok ittifak ettiği müttefiklerini biraz yerini sağlamlaştırdıktan sonra tasfiyesi olarak değerlendirmemiz bilimsel bir değerlendirmedir.
Mihri Belli: Doğru.
Abdullah Öcalan: Nasıl ki, birinci dönem Mustafa Kemal ittifakların gereğine inanmış ve doğrusunu yapmışsa, ama daha sonraları en yakın arkadaşlarını, bütün diğer siyasi organizasyonları ezmesi de bir o kadar gerçektir ve burjuva eğilimle izah edilir.
Mihri Belli: Ama sonuçları var, birincisinin sonucu başarıdır.
Abdullah Öcalan: Gayet tabii.
Mihri Belli: İstiklal savaşı kazanılmıştır, ama yaptığı ittifaklar sonuç vermiştir.
Abdullah Öcalan: Zaten ikincisi…
Mihri Belli: Başarısızlıktır, çağdaş uygarlık tarihine varmadı.
Abdullah Öcalan: Bugünkü Türkiye’nin probleminin doğuşudur, onu anlatmaya çalışıyorum. 1925’lerden itibaren gerek komünistleri, gerek yakın çalışma arkadaşlarını tasfiyesi ve bu arada Kürtleri acımasız ezmesi aslında Türkiye bunalımının veya bugünkü kördüğümün özüdür. Türk aydını, hatta Türk subayı bu ayrımı iyi yapmalıdır.
Mihri Belli: Tabii, öyledir ve hakiki Kemalizm ise…
Abdullah Öcalan: Bu ayrımı yapmalıyız diyorum. Ben ne bir Kemal düşmanıyım, ne de uyduruk bir Kemalist’im. Ben oldukça bilimsel değerlendirmekten vazgeçmem ve baştan beri de bunu söylüyorum. Biliyorsunuz birçok kişiliğin yaşamında bu tip şeyler vardır, dönüşümler yaşar.
Mihri Belli: Öz olarak böyle.
Abdullah Öcalan: Biz birinci kısmını olumlu bulur, sahip çıkarız. İkinci kısmını olumsuz bulur ve eleştirilerimizi ve karış değerlendirmelerimizi yaparız. Bunun ne Türk ulusal kurtuluşu hareketini kötümsemekle ilişkisi vardır, ne de şovenizmi desteklemek zorundayız.
Mihri Belli: Napolyon, devrimin muzaffer kumandanıdır, ondan sonra da ilk cumhuriyeti yıkan, imparatorluğu kurandır.
Abdullah Öcalan: Gayet tabii. Tarihte böyle şeyler çoktur. İşte, Türkiye problemi böyle ağırlaştı. Sizin de çok önemle üzerinde durduğunuz gibi, komünist hareketi, köylü hareketini bu yıllarda acımasız ezmesiyle anti-demokratizm müthiş gelişti, Kürdün ezilmesiyle şovenizm gelişti, tek parti diktasıyla diktatörlük gelişti ve problem ağırlaştı.
Mihri Belli: Bir de uzlaşmaya gidildi.
Abdullah Öcalan: Buna bir de Hitler, Mussolini, kısmen Stalin’den örnek alarak alınan yöntemler var. Yine CHP tek parti haline geliyor. Sanırım CHP’nin faşist bir tip parti haline gelmesi de bu yıllarla bağlantılıdır. İlk parlamento grubu demokratiktir aslında, ama daha sonraki CHP döneminin tek partisi hem büyük bir yozlaşmanın adıdır, hem diktatörlük aracıdır, hem de giderek problemlerin ağırlaşmasının adıdır.
Başka bir başlık ile sürecek…
