Alman ARD Televizyonunun Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile 1995 yılında yaptığı röportaj…
ARD: Sayın Öcalan, PKK 5. Kongresi’nde parti programında değişiklikler yapıldı.Yine PKK bayrağından orak-çekiç amblemi çıkarıldı. Şimdi marksist-leninist çizgiden vazgeçilecek mi?
Abdullah ÖCALAN: Bu sorular, bana her zaman dogmatik yanı ağır basan sorular olarak gelmektedir. Anladığınız gibi PKK, ne marksist-leninist olmuştur, ne de marksist-leninist çizgisinden vazgeçmiştir. PKK, insanlığın soylu bir hareketidir. İnsan gerçeğine, insan haklarına, onun demokratik gelişimine, özgür gelişimine, gerek kendiliğinden, gerek ideolojisiyle imkan sağlamak isteyen özgün bir harekettir. Hiçbir zaman alışageldiği marksist-leninist formüller temelinde gelişen bir hareket olmamıştır. Çıkışı da, gelişimi de ve şimdiki hali de böyledir. Etkilenme olmuştur. Fakat biz bu etkilenmeyi, kendi tarihi, sosyal, ulusal kimliğimiz kadar, insanlığın temel özgürlük ihtiyaçlarını göz önüne getirerek yorumladık. Bize göre olmayanı bir tarafa bıraktık, uygun olan bazı yaklaşımları da aldık. İnsanı ilgilendiren diğer tüm düşüncelerden etkilendiğimiz kadar etkilendik. Sosyalist anlayışımız özgündür, ulusaldır. İnsan gerçeğine son derece yakındır. Bu anlamda da biz, en ileride olduğumuzu söylüyoruz. PKK’nin ideolojik-politik gerçeği mutlaka doğru kavranmalıdır. Buna kılıf giydirmek pek de akılcı veya gerçekçi bir çözüm yolu değildir. Avrupa’da uydurulan resmi bir görüş var; “katı ortodoks, marksist-leninist, hatta stalinist örgüt” diye değerlendiriliyor. Bunlar yakıştırmadır. Kendi ön yargılarını bize mal etmektir.
Bizi anlamaktan uzak değerlendirmelerdir. PKK’yi incelemek için olanaklar vardır. Bizi bizzat içimizde yaşayarak öğrenebilirler. Ama böyle kılıf uydurmaktan da, bu tip bakış açılarını temel alıp bize yaklaşmaktan da vazgeçilmelidir.
Orak-çekiçli bayrak meselesine gelince: Biz putçu değiliz. Bazı şemalara, sembollere dayanarak kendimizi adlandırma, bir kimlik gibi gösterme tutuculuğunda değiliz. Bu sembolleri, daha çok reel sosyalist partiler kullandı. Bu partilerin de çözümsüzlüğü ortaya çıktığına göre, bu partileri kabul etmemekle birlikte bu amblemi de kullanmamak bizim açımızdan uygun görülmektedir. 5. Kongre bu anlamda, daha uygun bir sembolü benimsemeye çalışmıştır. İdeolojiden vazgeçme diye bir tutum yoktur. Sadece çözümsüzlüğe gitmiş partilerin sembollerinden olumsuz etkilenmememiz için, bu pratik ihtiyacı göz önüne getirerek yaptığımız bir değişikliktir.
ARD: PKK şimdiye kadar, farklı düşüncelere karşı uzlaşmaya yanaşmayan sert bir tavır takındı; PKK bir anlamda lider olma savından vazgeçip Sürgündeki Kürdistan Parlamentosu’nun kararlarına uyacak mı?
Abdullah ÖCALAN: PKK’nin, liderlik savından vazgeçip geçmemesi öyle kendiliğinden verilecek bir karar olamaz. PKK çağdaş Kürt uluslaşmasında, ulusal dirilişinde, ulusal kurtuluşunda ve halkın iktidarlaşmasında tarihi bir kurum olarak çoktan yerini almıştır. Vazgeçtim derse de vazgeçemez. Gerçek, PKK’nin tarihi bir önderlik kurumu olarak rolünü büyük oynadığı, büyük oynamaya devam edeceği biçimindedir. PKK, dağa-taşa sinmiştir, insanın ruhuna-beynine sinmiştir; hatta yüz yıllara sinecek kadar da etkilidir. Böyle olunca da PKK’nin liderlik savından vazgeçmesi diye bir hafif iddiada bulunmak, gerçeklerle alay etmektir. Kürdistan’da PKK’nin siyasal gelişmesi olmazsa, Türkiye’nin eliti bile politika yapamaz. Yine Kürdistan halkının düşmanları maaş bile alamaz. Bu, günlük bir gerçekliktir.
ARD: Sayın Öcalan, Türkiye ve Kürdistan’ın içinde bulunduğu Ortadoğu coğrafyasında federal çözümler, halklar için ideal olabilir mi? Artık Türkiye’de federal bir çözüm için siyasi bir güç, bir muhatap karşınızda bulabiliyor musunuz? Mevcut hükümetin bu konudaki politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Abdullah ÖCALAN: Mevcut yapı yetmiş yıllık kemalist, totaliter, biraz reel sosyalizmden, ama çoğunlukla da Mussolini ve Hitler’den esinlenerek kurulmuş bir üniter devlettir. Çağdaş devlet anlayışıyla hiçbir alakası yoktur. Son derece tekçi, otoriter, anti-demokratik bir temeldedir ve dünyada tek kalmıştır. Bunu ben söylemiyorum, Başbakan’ın kendisi söylüyor; “dünyada tek sosyalist devlet bizim devlettir.” Burada dile getirmek istediği aslında üniter devlet yapısıdır.
Bütün sorunların kaynağında bu devlet anlayışı vardır. Son derece şoven olan halkların kültür ve demokratik haklarını inkar eden, çok bağnaz bir bürokratik elite (askeri ve sivil) çıkar sağlamaktan başka bir değeri olmayan ve halklara çok kaybettiren, gelişmelere set çeken bir devlet oluyor. Ne kadar ağır bir bunalıma yol açtığı da günümüzdeki ekonomik krizden, sosyal tıkanmadan, hatta askeri çözümsüzlükten de daha iyi anlamaktayız. Var olan krizin ne kadar geri olduğunu herhalde bilmeyen yoktur. Biz buna çözüm istiyoruz. Bu anlamda Türkiye ile geliştirilecek federatif bir yapılanma hem mümkündür, hem de krizden çıkışın en sağlam güvencesidir. Hiç kimse federatif oluşum sağlanmadan Türkiye’de krizlerin çözüm bulacağını sanmasın. Biz bu temelde çözümsüzlüğü değil, çözümü dayatan bir hareketiz. PKK bu anlamda en demokratik, en federatif, en özgürlükçü gelişmenin kanalını teşkil etmektedir. Üniter devlet ise çözümsüzlüğün, tıkanmanın kanadını teşkil etmektedir. Avrupa, özellikle bunu görmek istemiyor. Ama doğrusu da böyledir. Bu anlamda Türkiye’deki yeni bir federatif yapılanma, Ortadoğu’daki otoriteci yapıların da aşınmasına ve geniş federal sistemlerin, örneğin bir Avrupa Birlliği’ne benzer biçimlerin gelişmesine önemli katkılarda bulunabilir. Örneğin, ABD bir federatif yapıdır. Yine Amerika Birlliği, Afrika Birliği, Arap Birliği var. Bu anlamda esnek, gevşek birlikler dünyanın her tarafında giderek oluşmaktadır. Neden Ortadoğu gibi tarihi, toplumsal, kültürel değerleri son derece birbirlerine yakın olan ve birbirlerinden etkilenen halklar arasında buna benzer bir birlik oluşmasın? Araplarla, örneğin Irak somutunda olduğu gibi, yine İran’la ve esas olarak da Türkiye ile böyle bir federatif yapı geliştirerek, Ortadoğu’da bir halklar federasyonuna dönüştürülebilir.
Bizim böyle bir görüşümüz var. Ve bu görüşümüz bir gün hayatın bir gerçeği olarak da karşımıza çıkacaktır. Özellikle Türkiye’nin, bundan sonra, eğer krizden kurtulmak istiyorsa, çıkış bulmak istiyorsa böyle bir yapılanmaya kendini onaylatmaktan başka bir kurtuluş şansı yoktur. Ortadoğu halkları için de daha ileri bir aşamaya ulaşmak istiyorlarsa, böyle bir federatif bütünleşmeyi geliştirmekten başka şansları yoktur.
Dar devletler, bir nevi aşiret şovenizmi gibi devletlerdir ve halkların hiçbir temel ihtiyacına cevap vermezler. Bu anlamda bizim partimizin gerek Türkiye için, gerek Ortadoğu için öngördüğü halkların ileri demokrasisine, onların ekonomik-kültürel açılımlarına en uygun cevabı teşkil etmektir. Belki, bu biraz hayal gibi gözükebilir, ama demokrasi çok gerekliyse, yine ekonomi ve çok gerekliyse, kültürel haklar çok gerekliyse, bunun gerçekleşecek biçimi; Ortadoğu halkları federasyonudur; Kürt-Türk federasyonudur.
ARD: Kurulacak bu federasyonda Türkiye çevresinde hangi güç buna aday görünüyor veya diğer bir deyişle PKK’nin siyasi çözümünü nerede görüyorsunuz? Yine Cem Boyner’in Yeni Demokrasi Hareketi’yle müşterek görüşleriniz var mı, varsa-yoksa hangi noktalardadır?
Abdullah ÖCALAN: Bizim anlayışımıza paralel Türkiye’de henüz güçlü bir oluşum çıkmış değildir. Üniter devlet yapısı, çok katı bir biçimde yaşatılmak isteniliyor. Hatta bize karşı savaşı yürüten ekip, üniter devlet anlayışı dışında her şeye ihanet gözüyle bakıyor. Örneğin, Özal, “federasyon da tartışılabilir” dedi diye adamı yerle bir ettiler. Özal, sırf federasyon istediği için ve bizimle (öldüğü gün) öğleden sonra görüşmelere başlayacağı için faili meçhul bir biçimde öldürüldü. Ondan sonra da, hiç kimse ağzına bir daha böylesi bir söz alamadı. Örneğin Başbakan DEP’li milletvekillerini bile hain ilan etti ve haklarında ceza verdirdi.
Bu, devletin özel savaş çekirdeğinin aldığı çok insafsız, vicdansız bir kararın sonucu olarak gerçekleşti. Hala bu savaşı yürüten ekip de bu devlet anlayışından vazgeçmek, Kürt kimliğini bile kabul etmek istemiyor. Hiçbir kesim, özellikle sermaye kesimi de böyle bir devleti taşımak istemiyor. Bu devleti sermaye gelişmesine çok aykırı buluyorlar.
Cem Boyner hareketi bu anlamda gerçekçi bir harekettir. Özellikle sermaye bu katı devletçi politikadan kurtulmak için (ki sermaye ayakta durmak istiyorsa, gelişmek istiyorsa, bu gereklidir) bir çıkış olarak kendini politikaya taşımak istiyor. Bu anlamda olumludur. Bir sermaye hareketi olduğu halde, bu çıkmazı siyasi yöntemle aşmak istediği için, biz olumlu buluyoruz ve bu aşamada karşı durmayacağız dedik. Hatta tutarlı olursa demokrasi konusunda destekleyebileceğimizi bile söyledik. Giderek bu yönlü gelişmeler beklenebilir. Çünkü bu devlet modeli, bu özel savaş politikaları, bugün % 150 enflasyon, yetmiş milyar dolar dış borç, bir katrilyon yine iç borç ve sosyal-siyasal yönden tam bir tıkanmanın sorumlusu olan bir rejimdir. Daha fazla süreceğini sanmıyorum, sürerse daha fazla çürütür, krizi derinleştirir. Dolayısıyla çözüm için Boyner hareketi türünden gelişmeler beklenebilir ve biz de bunlarla diyaloğu aramak isteriz. Türkiye için demokrasiyi, yeniden yapı anmayı birlikte gündemleştirebiliriz. Son derece esnek de olacağız ve Türkiye’nin krizden kurtulmasına ne kadar katkıda bulunacağımızı da çok açık bir biçimde göstereceğiz yeter ki siyasi yönteme itibar edilsin, bu özel savaş politikasından vazgeçilsin.
ARD: Sayın Başkan, uluslararası platformda Amerika’nın görünürde Güneydoğu’daki savaşı sona erdirmek için siyasi çözümü felç ettiği anlaşılmaktadır. Bunun bir nedeni de planlama aşamasındaki Azerbaycan-Türkiye petrol boru hattıdır. Rusya’nın böyle bir sorunu olmadığı söyleniyor. PKK de daha önceki Kürt örgütlerinde olduğu gibi bu iki gücün ilgi alanlarında tahrip olmakla yüz yüze kalabilir mi? PKK, bu iki gücün (Amerika ve Rusya’nın) arasında diğer Kürt örgütleri gibi kullanılabilir mi?
Abdullah ÖCALAN: PKK, bağımsız iradeye büyük değer vermektedir. Politikasını da şimdiye kadar büyük güçlerin talimatlarıyla belirlemedi, buna fırsat vermedi. Tam tersine büyük güçlerin tahripkâr politikalarını göz önüne getirerek kendi yapıcı politikalarını geliştirdi. Örneğin Güney’de bu devletlere bağlı (gerek Irak rejimi olsun gerek Kürt örgütleri olsun) Irak’ın tahribatına, Güney Kürdistan’ın tahribatına yol açtılar. Biz bağımsız olduğumuz için bu devletlerin (ki buna komşu sömürgeci devletler de dâhildir) iradesine göre hareket etmediğimiz için, halkın temel çıkarlarını sürekli göz önüne getirerek, kendimizi politika yapan bir örgüt olarak yaklaştığımız için hep geliştik ve halkımızın desteğini sürekli tırmandırdık.
Şimdiye kadarki gelişmeler bizim bu büyük devletlerin ilişki ve çelişkilerini halkımız için daha uygun hale getireceğimizi göstermektedir. Yine Kürdistan’ın tahribatına yol açan böl-yönet politikalarına alet olmayacağımızı göstermektedir. Tam tersine ulusal yurtsever özellikleri olan bütün güçleri de doğru yola sokabileceğimizi göstermektedir. Bunu Güney Kürdistan için de geliştireceğiz. Büyük devletlerin ve sömürgeci devletlerin birbirleriyle ilişki ve çelişkilerinin kurbanı olan ve her zaman da büyük tahribatlara yol açan Kürt işbirlikçilerinin eliyle yürütülen bu yıkım ve tahribat hareketlerine PKK izin vermeyecektir. Şimdiye kadar vermediği gibi bundan sonra da vermeyecek ve birlik politikasını, halkın kendi ülkesine biraz daha hakim olmasını ortaya koyabilecektir. Şimdiye kadarki gelişmeler olumlu yönde ve başarılı olabileceğimizi göstermiştir. Daha fazlasını da inanıyorum ki, önümüzdeki dönemde göstereceğiz.
ARD: Peki Sayın Öcalan, petrol boru hattının Güneydoğu’dan geçmesi söz konusu. Planlamalar, projeler, görüşmeler buna yönelik. Bu konuda herhangi bir tavrınız olacak mı?
Abdullah ÖCALAN: Petrol, suyolu Kürdistan’dan geçmektedir ve kaynağının çoğu da Kürdistan’dadır. En az adı geçen devletler kadar, bu yol hattı üzerinde bizim de etkinliğimiz, giderek otoritemiz gelişmektedir. Bu hatları açmak isteyen Dünya Bankası gibi, başka uluslararası ekonomik kuruluşlar yatırımlarını boşa çıkarmak istemiyorlarsa, bizim otoritemizi dikkate almak zorundadırlar. Açık söylüyorum, biz bu gelişme seviyesinde oldukça ne su meselesinin, ne petrol meselesinin tek taraflı olarak halkımızın çıkarları aleyhine kullanılmasına izin vermeyeceğiz, hatta engelleyeceğiz. Ama bizimle de görüşerek halkımızın da lehine olabilecek bazı hükümleri bu anlaşmalara, koyarlarsa uluslararası anlaşmalara dokunmayız. Hiç kimse de bu güç de nereden çıktı, duymadık demesin ve aleyhimizde de bazı kararlar almasın. Ne kendileri çok zarar görsün, ne de biz zarar görelim. Yapılması gereken en az diğer devletler kadar bizim de muhatap kabul edilmesi ve bu yolların emniyetinin nasıl sağlanacağına dair buna anlaşmalarda yer verilmesidir.
ARD: İsrail’in de son dönemlerde Ortadoğu’ya farklı bir girişi söz konusu. Bu bağlamda Türkiye-İsrail ilişkilerini nasıl değerlendirebilirsiniz? Yine İsrail’in Kürt politikasını tatminkâr buluyor musunuz?
Abdullah ÖCALAN: Bu noktada ilk defa görüş belirtmeye çalışıyorum. İsrail Türkiye’yi Ortadoğu’da, demokrasi ve istikrar adası olarak göstermesi gibi bir politikayı sürekli lanse etme durumu var. Bu temelde de Amerika’yı kullanmak istiyor. Biz İsrail’in Araplarla sorunlarını çözmesine olumlu bakıyoruz. Arap-İsrail çelişkisinin çözümlenmesi, savaşmasından daha iyidir. Hem İsrail, hem Arap ülkelerinin mevcut tıkanma noktalarını da aşarak kalıcı bir barışa gitmeleri olumludur. Fakat haklı, taraflar açısından güvenceli bir barış olmalıdır. Yalnız İsrail’in bu konuda sırf kendisini destekliyor diye Türkiye’yi uluslararası sahada ekonomik, askeri ve siyasi olarak tüm yönleriyle desteklemesi, Kürt halkına en büyük zararı vermiştir. İsrail sanıyor ki Kürtler bunu bilmiyor veya gizliden yürüttükleri için farkında değildirler. Bu doğru değildir. İsrail, özellikle son 15 yıldır bize dayatılan bu özel savaşın arkasındaki temel destekleyici güçtür. Gizli desteklemiştir ve tek amacı da Türkiye’yi Ortadoğu dengesinde yanında tutmak içindir. Maalesef Türkiye de bu politikayı çok kötü istismar etmiştir. Dünyada bitecek bir Türkiye İsrail sayesinde bugüne kadar var olmuştur.
Türkiye’nin şu anda tek desteği, İsrail’in gizli ve açık politikalarıdır. Amerika’nın bile bu kadar Türkiye’yi desteklemesi İsrail yüzündendir. Türkiye de İsrail’e; “seni İslam ülkeleri içinde destekleyen tek ülke benim” demektedir. Fakat bunun faturası Kürt halkına mal olmaktadır. Kürt halkı üzerindeki soykırım savaşı 15 yılda çok büyük mesafe aldı. İsrail, dolayısıyla onun etkilediği ABD ve hatta Avrupa ülkeleri bunu görmedi. “Türkiye yaşasın”, yine “Türkiye İsrail’i desteklesin” diye, bir halkın soykırımına onay verilmemeli, izin verilmemeli! Amerika da aslında bu konuda çelişki içindedir. Bir yandan, “Kürtleri Saddam rejiminden korumaya çalışıyorum” derken, diğer yandan Saddam rejiminden yüz kat daha tehlikeli, imhacı olan politikasına da sınırsız destek göstermektedir. İsrail, sözüm ona yine Ortadoğu’da Arap devletlerinin kendisini imha niyetlerinden bahsederken, Kürt halkının imha olmasına her türlü desteği sağlamaktadır.
Böyle ikili bir yaklaşım kesinlikle doğru değildir. Maalesef, bu konuda tehlikeli bir politika İsrail ile Türkiye arasında sürüp gitmektedir. Sanıyorum ABD ve İsrail bunun tehlikesini görmüşler ve biraz Türkiye’nin bu dizginsiz politikasından uzak durmaya, onu tümüyle ve oldukça da açık bir biçimde göstermemeye önem veriyorlar. Son zamanlarda böyle bir gelişme olduğu anlaşılıyor. Bu, çok tehlikeli bir politikadan vazgeçilmelidir veya en azından sınırlandırılmadır. Kürt halkı bu politikadan çok çekmiştir. Eğer Türkiye bu kadar şiddet politikasında ısrarlıysa, bu desteğin de belirgin bir yeri vardır. İsrail’in Türkiye’yle ilişkileri halkımızın çok aleyhine sonuçlar vermektedir. Biz bu nedenle ileride bunun ne anlama geldiğini Amerika’ ya da, İsrail’e de göstereceğiz. Haksız oldukları, çok tehlikeli, gizli bir politikayı bize dayattıkları, Türkiye’yi başımıza bela ettikleri için gereken tavrı göstereceğiz.
Türkiye İsrail’i destekliyor. Bu destek karşılığında Kürt imhasını onaylamak çok tehlikelidir. Bu tehlikeli politikadan kurtulmak için, sözüm ona Irak Kürtleri destekleniyor. Bu da doğru değildir. Doğru bir destek, Kürtleri imha etmeyi amaçlayan Türk özel savaşımının arkasındaki desteği çekmektir. Tek doğru tutum budur. Böyle olmazsa, biz ne su yollarını, ne petrol yollarını sağlıklı bir biçimde denge lehine kullandırtmayız. Bu durum Ortadoğu’daki bu devletlerin politikalarının sağlıklı olmasını, kendi çıkarlarına uygun gelişmesine fırsat vermeyecektir. Bu konuda bizim gerçekleri gördüğümüzü bunlar kabul etmeli. Biraz haklı (en azından soykırıma varmayan), biraz da demokratik-siyasi çözümü esas alan gelişmeleri desteklesinler. ABD’nin de, İsrail’in de bunu yapması kendi çıkarlarınadır.
ARD: Sayın Öcalan, İsrail’den Balkanlara geçmek istiyoruz. PKK’nin Balkan politikası var mıdır? Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Abdullah ÖCALAN: PKK’nin Balkan politikası geleneksel Osmanlı politikasına, yine TC’nin tehdit politikasına karşıdır. Gerek Kıbrıs işgalinde, gerekse Yunanistan üzerindeki tehdit somuttur. Hatta son Bosna sorununda da Türkiye ağırlığını koymak istemektedir. Dolayısıyla Balkan halkları, TC’nin tahripkar politikalarından çekinmektedirler. Ben bununla, Bosna’da Sırpların yürüttüğü savaşı tüm yönleriyle destekliyorum demiyorum. Ama Türkiye’nin de bu konuda Sırplar üzerinde yüzyıllardan beri bir tehlike teşkil ettiği ve fırsat bulursa bunu bir kez daha deneyeceğini belirtmek istiyorum. Bu nedenle Balkan halklarının da haklı endişeleri var. Zaten bizim üzerimizde TC’nin imha politikası vardır. Özellikle Yunan halkının, Helen kültürünün Türkiye’nin bin yıllık politikasından neler çektiğini biliyoruz. Hala Kıbrıs’ta işgal var. Ege sorunu var. Bütün bunlar bizi bazı ortak noktalarda tutum belirlemeye, görüş birliğine götürüyor, ama öyle çok gelişmiş ittifaklardan da bahsedemeyiz. Kaldı ki, biz bu konuda Türkiye’ye karşı haksız bir ittifak politikası içinde de değiliz. Halkların çıkarına olan, işgale karşı olan bir ittifakı biz dünyanın her tarafında ararız. Bu yönlü ittifakları bazı Balkan halklarıyla da aramaktayız. Bu konuda bazı adımlar da atılıyor. Yunan halkıyla son derece dostane ilişkiler içindeyiz. Bulgaristan halkıyla da ve hatta Sırp halkıyla da dostane ilişkilerimiz gelişmektedir. Ama Bosna halkına haksız bir biçimde uygulanan savaşa da karşıyız. Bir an önce haklı bir çözüm yoluna gidilmesinden yanayız.
ARD: 1993 yılında PKK silah bırakacağını ilan etmişti. Fakat arkasından otuz kadar silahsız kişi öldürüldü. Defalarca sivil halkın zarar görmesini kınadığınızı ifade etmiştiniz. Fakat, buna rağmen savunmasız kadın ve çocuklar öldürülüyor. Bu çerçevede, PKK Batı ülkelerinde yaşadışı eylemlere de karşı çıktı, ama sık sık PKK üyelerinin haraç topladığı da belgelenmiş durumdadır. PKK başkalarını bu sefer verdiği sözde duracağına ilişkin nasıl ikna edebilir?
Abdullah ÖCALAN: Evet, sözünüze ben bir deyimle karşılık veriyorum; “siz kadının kızında kusur arama” gibi bir sevda içindesiniz. Yani, PKK’nin küçük bir kusuru varsa, onu temel soru olarak yöneltiyorsunuz. Karşı taraf yalnız otuz üç kişi değil, bütün bir halk üzerinde amansız bir terör uyguluyor. Binlerce köy boşaltıldı. Binlerce faili meçhul cinayet işlendi. Yerinden, yurdundan edilmeyen tek bir aile kaldı mı? On binlerce kişi zindanda her türlü işkence altında tutulmuyor mu? Almanya’ya bile bir milyondan fazla Kürt göç ettirilmedi mi? Bunlar hangi politikanın ürünüdür? Ki onlar askerdi, hem de özel savaş ordusunun askerleriydi, silahlıydılar, bunların öldürülmesini bu kadar mesele yapıyorsunuz da, neden o günlerde yüzlerce sivil ve yine PKK’linin öldürüldüğünü görmüyorsunuz? Her gün radyo haber veriyor, “günde elli kişi ölü ele geçirdik” diye. Şimdi bunlar şiddet değil mi, terör değil mi? Biraz vicdanlı olmak gerekir.
Avrupa’daki halkın desteği bağıştır, gönüllü olmayan tek bir bağış yoktur. Bu halk Kürdistan halkıdır, dostumuz olan Almanlar da vardır. Yardım yaptılar diye, biz haraç mı topluyoruz? Tekrar söylüyorum, yani ülke içinde dört bin yıllık yerleşim yerleri var, belki de insanlığın en eski yerleşim birimleri yerle bir edildi. Tarihten silindi. Bunları görmeyeceksiniz, bunlardan hesap sormayacaksınız da PKK ne kadar sözünde durmuyor gibi yakışıksız, haksız yaklaşımlar içinde bulunacaksınız ve bunu da bir devlet politikası olarak kendi kamuoyunuzu zehirlemek için kullanacaksınız!
Bu çirkin politikalardan ve yaklaşımlardan vazgeçilmeli. Biz her zaman söylüyoruz. Biraz demokratik taleplerimiz, ulusal kimliğimiz kabul edilsin biz bir günde bu uyguladığımız meşru savunmanın silahlı şiddet temelinde olmasına da son vereceğiz. Biz hazırız, sizin desteklediğiniz Türk devleti hazır mı? Bunu işbirliği içinde olduğunuz Türk devletine sorun. Eğer alacağınız cevap olumluysa ben hazırım, bir günde ateşkes ilan ederim.
