SİVAS KATLİAMI ÇÖZÜMSÜZ KALAN REJİMİN GERÇEĞİDİR

Berxwedan Arşivi’nden – Temmuz 1993

tarafından Özgür Basın Arşivi

Berxwedan Ortadoğu Temsilciliği’nin, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile 1993 yılının Temmuz ayında Madımak Katliamı’na ilişkin yaptığı röportaj

 

2 Temmuz günü Sivas ilinde, cuma namazı sonrası başlayan ve 36 kişinin yakılarak katledilmesiyle sonuçlanan Sivas katliamı üzerine, Kürt Halk Önderi Öcalan ile Beyrut Temsilciliğimiz görüştü. Öcalan’ın sorularımıza verdiği yanıt şöyledir:

 

Sayın Başkan, sizin de bildiğiniz gibi 2 Temmuz günü Sivas’ta bir katliam yaşandı ve hemen tümünün demokrat olduğu 36 kişi katledildi. Sivas katliamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Öcalan: Sivas katliamı, Kemalist sol demagojicilerin ve rejimin gerçeğidir. Kürdistan’da ulusal kurtuluş mücadelesinin derinleştiği, oldukça da yoğunca bir savaşımı yaşadığı ve gündemi tamamen işgal ettiği bir dönemde, devlet de mücadelemizin gelişimine karşılık topyekûn olarak halkımızı katliamlarla tehdit ediyor. Ki bizzat Genelkurmay Başkanı bunu Diyarbakır’da açıkladı. Bu temelde bir yüklenme her sahada yoğunlaşıyor. İşte “Bahar operasyonunu yaza taşırdık ve en kısa zamanda sonuç alacağız. Bazı yerlerde canlı bırakmayacağız” deniliyor. Bunlar da telsiz konuşmalarında anlaşılıyor. Nitekim sivil ve suçsuz köylüler kurşuna diziliyor, çok sayıda köy harabeye çevriliyor. İşte tam da böyle bir saldın döneminde Sivas katliamı gerçekleşti.

 

En çok çarpıtılan, başka türlü gösterilmeye çalışılan bu olayı, Türkiye’nin ve Kürdistan’ın devrim ve karşı-devrim çatışmasının temelinde ele almak en doğrusudur. Kİ bunu dost da, düşman da biliyor, söylüyor, yazıyor. Bütün sorunların kaynağında her gün yükselttiğimiz mücadelemiz yer almakta ve bütün gelişmeleri belirleyen temel nokta da mücadelemiz olduğuna göre, elbette ki Sivas’taki bu gelişmeyi de savaş gerçeğimiz temelinde ele almak gerekir. Ama burada ayırt edici olan bazı yönler vardır. Bir yandan “şeriatçılar” deniliyor, öte yandan “laikler buna karşı” deniliyor. Bir yandan da “Sünni-Alevi çatışması” deniliyor, “İlerici-gerici kavgası” biçiminde yaftalar vurularak bu olay anlatılmaya çalışılıyor. Her ne kadar bu ikilemlerle gerçeğin bazı yönleri gösterilmek istenilse de, olay gerçekten düzenleniş, hayata geçiriliş ve sonuçlan İtibariyle farklıdır.

 

PKK önderliğindeki devrimci savaşımın ve ona yönelik özel ve kontrgerilla savaşımının diyalektiğini, karşılıklı gelişimini sıkıca gözden geçirenler bilirler ki, sık sık gündem saptırılmaya çalışılıyor. Ya yapay gündemler oluşturularak, toplum bu temel gelişmelerin dışında, başka kanallara kanalize edilerek uğraştırmaya ve hafıza kaybına uğratılmaya çalışılıyor. Ve böylece kitlelerin gerek özel savaştan kopuşu ve gerekse ulusal kurtuluş savaşına olumlu yaklaşımı engellenmeye çalışılıyor. Bu bir özel savaş yöntemidir ve sıkça uygulanmıştır. Mücadele tarihimize baktığımızda, bunun sayısız örnekleriyle karşılaşırız ve hatta biraz daha geriye gittiğimizde, biz ulusal sorunu temel bir sorun olarak ortaya koymaya çalıştığımızda, Türk solcuları, -ki bunlar Kemalizm’in son eklentileri biçiminde de bizce değerlendiriliyordu- “Şimdi ulusal sorunun zamanı değildir, biz devrim yaptıktan sonra Kürtleri tanırız ve bazı hakları düşünürüz” diyorlardı. Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, meselenin nasıl örtbas edilmek istenildiğidir. Aslında meselenin o zaman da kilit bir mesele olduğunu azıcık düşünenler bilirdi. Ama şimdi bu düşünülmekten de öteye, çok yoğun yaşanılan bir savaş gerçeğidir.

 

Bugün kışkırtılmaya çalışılan şeriatçılık veya laiklik gerçekten objektif olarak bu biçimde gündeme gelecek bir sorun değildir. Dikkatle incelendiğinde, ulusal kurtuluş mücadelemizin dine yaklaşımı çok anlamlı ve doğrudur. Bu konuda bir broşürde dile getirilen görüşler, bir yandan halkımızın dini duygularını bilimsel temelde izah ediyor ve hatta örneğin bir İslam dininin ve genelde de dinlerin başlangıçtaki olumlu rollerine, devrimci özlerine değer biçiyor ve bunların içerdiği eşitlik, adalet, özgürlük, anti-emperyalizm gibi hususlara dikkat çekiyor. Yine günümüze taşırılacak olumlu yönler nelerdir ve yaklaşım nasıl olmalıdır biçiminde gerçekçi bir yaklaşım da gösteriliyor. Ve gerçekten halkımızın ağırlıklı dini kesimleri, dini duygularına, dini düşüncelerine değer veren partimize yüksek değer biçiyor ve etrafında bileşiyorlar, oldukça da etkili bir güç oluyorlar. Tam da bu noktada yapay tarikatların çığ gibi oluşturulduğunu ve en son sahte “Hizbikontra” dediğimiz devlet kaynaklı bazı çıkışların, katliam türüne ağırlık veren bir yöntemle mücadelemize dayatıldığını ve İran İslam devriminin de bazı olumlu etkilerini, “Hizbullah” adını kullanarak bize karşı kullanmak istediklerini açıkladık

 

Sayın Başkan, katliamda Refah Partisi’nin rolü var mıdır?

 

Öcalan: Evet yukarıda belirttiğim bağlamda Milli Selamet, yeni adıyla Refah Partisi’nin Kürdistan’daki halkın dini özelliklerini nasıl istismar etmek istediği, 12 Eylül’de neredeyse Kürdistan’da birinci parti haline getirilmeye çalışıldığı; bunun aslında düzenin kendilerine verdiği bir görev olduğu, Kürdistan’da Kemalizm’in artık kabul edilemez ve oldukça teşhir-tecrit edildiği, bunun yerine Refah Partisince din kullanılarak doldurulmaya çalışıldığı, tarafımızca daha önce de bilimsel bir tarzda izah edilmişti. Türk özel savaşı kısa süreli de olsa, nasıl ki halkın dini duygularını istismar ederek, Hizbikontra oluşumunu mücadelemize karşı çıkartmak istediyse ve partimizin doğru devrimci taktik yaklaşımıyla bu tehlike bertaraf edilip teşhiri ve tecridi sağlandıysa, bu kez de aynı amaçla Refah Partisi’nin öne çıkartılıp devreye sokulmak istendiğini görüyoruz. Hizbikontra’nın, Iran yanlısı Hizbullah’ın çalışmaları içine sızdırılıp kafaları muğlaklaştırarak, birçok yurtseveri katletmesi bir özel savaş yönelimi olarak tarafımızca açığa çıkartılınca, bu kez yerine dış İslam destekli Refah Partisi devreye sokuluyor. Amaç, bir yandan PKK’yi darbeleyerek zayıf düşürmek, diğer yandan sözüm ona TC’nin laik anlayışına karşı halk kitlelerinin dini duygularını yararlanmacı bir temelde etkin güç haline getirmektir. Böylelikle savaşan iki güç arasında ucuz bir hesapla çok sinsi ve planlı bir süreç izleyerek sıyrılmak, özellikle de mücadelemizin yarattığı birçok değere konmaya çalışarak Kürdistan’da PKK’nin, Türk özel savaşı planı çerçevesinde geriletilmesi veya güçten düşürülmesi durumunda tümden değerlerin üzerine konmak, devrim potansiyelini sözü edilen dış İslami desteğiyle de devletin hizmetine çekmek hedefleniyor. Hizbikontra bunun öncesi, Refah Partisi de bugünü olmaktadır.

 

İşte böylelikle ulusal kurtuluş savaşımının doğru din yaklaşımları ve dinin olumlu özellikleriyle mücadelenin hizmetine koşturulması da boşa çıkarılmak istenilmektedir. Ve İşte tarikat örgütlenmeleri, giderek Hizbullah adı, en son işte Refah Partisi gibi adların öncülüğünde Sivas olayında “Şeriat isteriz”, işte “Halklara özgürlük isteyenler de anti-şeriatçıdır”, dolayısıyla “Kürt ulusal kurtuluş savaşımı da şeriata karşı bir başkaldırıdır; Türk sömürgeciliğine, Kemalist-faşist imha politikasına karşı değil, şeriata karşıdır; dolayısıyla bütün dindarlar Kürt ulusal kurtuluş savaşımına karşı çıkmalı” imajı empoze edilmek istenilmektedir. Bu, tarih boyunca yoğun bir şovenizmin -ki bu din maskesi altındadır ve Osmanlı tarihi boyunca, hatta bütün yayılma dönemlerinde bu böyledir- bu sefer Kürdistan’daki çok önemli bir aşamaya gelmiş ulusal kurtuluş mücadelesine karşı gösterilmesi çabasıdır. Zaten yakın süreçteki Bingöl’deki eyleminden başlayıp, bir sürü böyle askerlerin cenaze törenlerinde şovenizm şaha kaldırıldı. Bu yetmedi. Bir halk katliamıyla veya aydınlar içinde çok büyük bir tartışmaya yol açacak bir katliamla, ulusal kurtuluş mücadelemizin yeni yeni ulaşmaya çalıştığı Koçgiriyi -ki Cumhuriyet döneminde ilk isyanın patlak verdiği bir yerdir- yoğun asimilasyonun etkisinden kurtarmaya yöneldiği, tam da böylesi bir etkilemenin olduğu bir döneme dayatılan bir katliamdır.

 

Sayın Başkan, Sivas yeni bir Maraş mıdır?

 

Öcalan: Bunu Malatya, Adıyaman, Maraş katliamında da gördük. PKK’nin modern ulusal kurtuluşçu yaklaşımları buraya girdiğinde, Maraş katliamı, yine Hamit Fendoğlu’nun Malatya’da öldürülmesiyle başlayan katliam giderek tırmandırılmak isteniyordu. O zaman PKK yeni gelişiyordu. Sivas ve Erzincan’daki gelişmeler de bu anlamda yenidir, özellikle mücadele Dersim’de kök salıyor, hızla Erzincan’a, giderek Koçgiri’ye ulaşıyor. Ve bu oldukça önemlidir. Sivas potansiyelini de mücadeleye çekmekte olduğumuz bir süreçte, bu katliam patlak veriyor.

 

Şimdi katliamın geliştirilmesinde iki tarafın da kullanılma ihtimali yüksektir. Yani hem “Şeriatı isteriz” diyenlerin -ki oldukça kendini dindar, Müslüman sayanlar vardır- ve ayriyeten “Ben laikim”, işte “Aleviyim, solcuyum”, diyenler de olabilir. Ama bunlar fazla öyle ayrışmış, tam bilimsel temele oturmuş yapılar haline henüz gelememişlerdir. Fakat gelişme Sivas’ta böyle hızlı bir ayrışmayı yapabilir ve böyle bir durum ortaya çıkabilir. Çünkü orada bir boşluk var, o boşluk doldurulmaya çalışılıyor. O halde TC için tam provoke edilmesi gereken bir ortam söz konusudur. Kaldı ki mücadele tarihimize baktığımızda da, çok sayıda benzer provokasyonlar vardır, örneğin Serhad’da Azeriler kışkırtılmaya çalışılıyor, hepsine silah veriliyor. Gittikçe karşımıza çıkarılan bir bela yapılmak isteniliyor. Hakkâri’ye girdiğimizde aşiretler karşımıza çıkarılmak istenileli Güney Kürdistan’da biraz etkili olmaya çalıştık, aşiretçi-feodal önderlik hızla Ankara’ya çağrılarak karşımıza dikildi. En son Almanya meselesi; mücadelemiz 100 bini aşkın kitleyle tarihi bir yürüyüş yaptı, karşımıza bugüne denk getirilen Solingen katliamı çıkarıldı. Aslında bunu da yapan MİT ve kontrgerilladır. Möln cinayeti de öyledir. Brüksel’de büyük bir yürüyüş yapıldı, onun öncesine bu olay denk getirildi. Yakılanlar zavallı ailelerdir. Sanıyorum maşalar buluyorlar ve bunları kullanıyorlar. Nitekim MHP’nin bu konuda ünü meşhurdur. Sağcılarla birçok ilişkileri de var; satın almak zor değil. Kaldı ki orada her türlü insan var, sağcı olup olmaması da o kadar önemli değildir. Bir bidon benzin döküp yakıyorlar ve Avrupa’da kıyamet koparılıyor. Bizim yürüyüşlerimiz ve tarihi gösterilerimiz böylece boşa çıkarılmaya çalışılıyor. İki büyük yürüyüşümüzü böylece etkisizleştirmeye çalıştılar.

 

Çok az kişi bunu fark etti. Aslında bununla birçok amacı birden yakalamak istediler. Yani bir taşla birkaç kuşu birden vurma gibi bir hedefleri vardı. Kürt sorunu Avrupa gündemini işgal ediyor, onlar bu provokasyonlarla sorunu gündemden çıkarmaya çalışıyorlar. Türkler şovenist ve faşist gösterildiği için, bunu önleyecekler.

 

Bu işte hükümetin dışa yönelik bazı politikaları var, onu hayata geçirecekler. Ve bunun İçin “Mazlum Türk” pozisyonu yaratıyorlar, “Türkler yakılıyor”, hatta “PKK, sağcılarla birlikte bu olayı yapabilir” denilerek, o bildiğimiz diplomatlarını, kontrgerillayı harekete geçiriyorlar. Sonuçta bir bakıyorsun ki, sorun, Türkler ‘mazlum’, Kürtler ‘tehlikeli’ imajı olarak karşımıza çıkıyor. Türk unsuruna puan toplayacak, Türk hükümeti destek toplayacak ve böylece Avrupa’nın gündemine giren Kürt sorunu gündemden çıkartılmış olunacak!

 

Yani Avrupa’da yapılan tüm bu olayların MİT ve kontrgerillanın yaptığı mı anlaşılıyor?

 

Öcalan: Evet bunlar, en son yaşadığımız Avrupa’daki provokasyonlardan bazılarıdır. O Palme olayı da böyleydi. Papa olayı da böyleydi. Ve Avrupa’da buna benzer bir yığın provokasyon geliştirildi. Daha önce Uğur Mumcu cinayeti, tam bizimle bir röportaj yapıldığı ve bütün kamuoyunu ayağa kaldırdığımız bir süreçte gündeme geldi. Yine ‘88’de Milliyet’teki röportaj yayınlandığında; Özal’a sahte bir suikast düzenlendi ve gündem saptırıldı. O yapay “Bulgaristan” meselesi, bu dış Türkler meselesi, Bosna Hersek müslümanlarının meselesi ortaya çıkarıldı. Bir sürü yerde provokasyonları vardır; hepsini tek tek burada açmamaya imkan yok. Mesele, PKK’yi zor duruma düşürmek, ulusal kurtuluş mücadelesini tecrit etmek ve hükümetin özel savaş politikalarını topluma benimsetmektir.

 

İşte bu Sivas olayı da bunun en çarpıcı ve vurgulayıcı bir örneğidir. Bununla ulaşılmak istenilen amaçlar aslında kapsamlıdır.

 

Şimdi, Sivas’taki Aleviler Kürt’tür; uzun süre Kemalizm’in etkisinde de kalmışlardır. Biraz da laik-solcu ayrımına da tabi tutulmuşlardır. Ve en önemlisi de Sivas Kürtlerinde PKK’ye yoğun bir yönelim var; bu nokta çok önemlidir. Bu yıl neredeyse yönelmenin en hızlı yaşandığı yerlerin başında Koçgiri gelmektedir. Buna Erzincan’ı, kısmen Malatya’yı da dâhil etmek gerekiyor. Şimdi devletin bunu provokasyonsuz bırakması düşünülemez. Dolayısıyla buraya yönelik devlet fırsat kollayan bir yaklaşım içinde bulunacaktı. Pir Sultan Abdal şölenleri bence bahane edildi. Nitekim her yıl şölen düzenleniyor, oraya aydınlar gidiyordu. Bu Aziz Nesin meselesi de hayli dikkat çekici; yani ikide bir, “Ben peygamber tanımam”, bilmem “Kuran tanımam” demişse veya dememişse bile, böyle piyasaya yansıtılıyorsa –ki bu Şeytan Ayetleri kitabının yayınlanması durumu da var- bunu kim dayattı? Provokasyon için çok uygun bir biçimde yayınlandı, gündem saptırılmak isteniliyordu. Aydınlık gazetesi bunu düşünce özgürlüğü adı altında da yapmak istese dönemin temel taktiğinin bu olmadığı biliniyor. Ortada özel bir kontrgerilla savaşımı söz konusudur. Bu konuda Aziz Nesin acaba kullanıldı mı? Kaldı ki, Salman Rüşdü bile diyor ki; “Benim Şeytan Ayetleri kitabım provokotifçe kullanılmıştır”. Basına verdiği demeçlerde “Ben izin vermemiştim. Bazıları kendi provokotif amaçtan hayata geçirmek için benden habersiz yayınladılar” diyor. Bu önemlidir ve dikkat çekicidir. O bile bunu fark ediyor, doğru bulmuyor ve kullanıldığının farkına varıyor.

 

Şimdi madem Sivas’ta Pir Sultan Şölenleri nedeniyle bu kadar cüretli bir çıkış yapacaksın, o zaman tedbirini al. Orada RP olsun, MHP olsun ve başka bir sürü sağcı grup var ve hepsi örgütlü. Her an bu tip olayların olması için zemin vardır. Ki Aziz Nesin de orada ve konuşuyordu. Tahrik edilmeye çok uygun bir ortam olduğu, dolayısıyla tüm bunların tedbirlerini almak gerektiği açıktı. Devlete güvenmiyorsanız -ki güvenilmez de- o zaman kendi özel savunma tedbirlerinizi alın. Bu da yok, tabi olan halk sanatçılarına oluyor. Ve böylece aslında halkçı özellikleri olan aydınlar, sanatçılar susturulacak, halk sinecek, sözde şeriatçılar da büyük bir güç kazanacaktır.

 

Burada da bir taşla birkaç kuş vuruluyor. Bir yandan şeriatçılar, bir yandan halklara özgürlük isteyenler ayrımı veya Aleviler ile Sünniler, Kürtler ile Türkler, bütün bunlar böylece karşı karşıya getiriliyor. Kürdistan’da dayatılan özel savaş sonucu bugünlerde her gün onlarca köylü katlediliyor, onlarca köy tahrip oluyor. Sivas olayıyla bu katliamlar gündemden düşürülerek, böylece ortamı bu yapay sorunlarla dolduracaklar! Ayrıca yeni Çiller Hükümetine de biraz nefes aldırmış olacaklar. Dikkat edilirse, Çiler, Müslüman ülkelerine en büyük laik başbakan diye sunuluyor. İşte şeriat tehlikesine karşı bir de ulusal kurtuluş savaşımıza karşı “Laik Başbakan”, “Demokrat Başbakan” imajı gerekçelendirilmiş oluyor. Batıdan puan toplayacak, “Türkiye’de şeriatçılar var” ve dolayısıyla “Çiller’i destekleyelim”, “Laiklik elden gidiyor” denilip, işte ordu ve bürokratların desteği sağlanacak ve böylece yeni hükümet etrafında toplanacak, çözülen toplum, ayrışan toplum tekrar bütünleşecek! Bu temelde bu senaryo düzenlenmiş olabilir. Bu koyu bir Kemalist yaklaşımdır. Sanki Kemalizm ve laiklik tehlikedeymiş gibi bir hava yaratılıyor.

 

Bu katliamın hükümetle ilişkisi nasıl açıklanabilir?

 

Öcalan: Tabii ki mevcut hükümetin bu katliamla ilişkisi göz ardı edilmemelidir. Vurgulandığı gibi, Tansu Çiller’in “Müslüman Türkiye” diye slogan atarak, Doğru Yol Genel Başkanlığı’na yürüdüğünü biliyoruz. Yine sözüm ona bir milliyetçi grubun kendisini desteklediği -ki Sivas’ta katliam yapanlar bunlardır-, bunun yanında İnönü’nün laik olduğu, Kemalist olduğu söyleniyor, ama aynı hükümette birleşiyorlar. Görünüşte birbirlerine karşılar, ama özde aynı politikayı, yani devleti ve devletin özel savaşımını sürdürmeyi esas alıyorlar. Gündemi bu yapay gündemlerle işgal ederek, esas mesele olan ulusal sorunun örtbas edilmesini istiyorlar. İşte güvenoyunu bu temelde aldılar. Yine sahte istikrar çağrıları yapıyorlar. Nitekim İnönü bunu ısrarla vurguluyordu; “Bize lazım olan istikrardır” diyordu. Hem katliamı düzenle, hem istikrar iste! Yani kamuoyunu kısaca bir hafta, bir ay oyala! Bu tabii onun için çok önemlidir, çünkü kendisi iki ay sonra kaçıp gidecek; bu iki ayı idare etmesi gerekiyor. İşte böyle bir katliam buna epey zemin sunuyor.

 

Katliamın bunun dışında başka amaçları da olabilir. “Tansu Çiler iyi bir laiktir, bu laik başbakana karşı tehlikeler vardır, dolayısıyla Batı alemi Çiller’i desteklemeli, çok tehlikeli şeriatçılarla çevrilmiş durumdadır” mesajı yollanmaktadır. Aslında kendisi şeriatçılarla birliktedir veya en azından kendi tabanı, taraftarları böyledir. Ama dıştan ABD, Avrupa desteğini almak İçin böyle bir laik görüntüye ihtiyacı vardır. Ve nitekim bu temelde sanıyorum destek atmaya da alışacaklardır. İçerde ise, “Müslüman Türkiye” sloganıyla bu dinci-gerici ve karşıdevrimci kesimleri ve kontrgerillayı da yanlarına alacaklardır. Ve böylece İnönü ve Çiller bir taşla bir kaç kuş birden vuruyorlar. Ve bununla da kendilerince devleti kurtarmış oluyorlar.

 

İşin bir yanı buyken, birde halkı karşı karşıya getiriyorlar. Saldıranların tümünün kötü niyetli olduğunu söyleyemeyiz; halk kışkırtılmış oluyor ve böylece sahte bir çelişki temelinde halk aylarca birbirine karşı dikilecek. Böylece ortamı kızıştırıp halkı olumsuz temelde tutacaklar. Halkın ulusal kurtuluşa, devrimci savaşıma kanalize edilmesini engellemeye çalışacaklar ve böylece halkı da etkisizleştirmiş olacaklar. Ayrıca aydınları sindirmiş oluyorlar. Bu kadar aydının katledilmesi, “Aman bir daha gitmeyelim, halka sahip çıkmayalım, devlete tapalım, polissiz bir adım atmayalım. Özgürlük mücadelesinin karşılığı çok ağırdır, fazla ileri gitmeyelim” anlayışını geliştirmek ve böylece her zaman olduğu gibi, aydınları devletin sığınağına çekip, onları istediği gibi kullanmak istemektedirler. Bu katliamın diğer bir amacı da budur. Yani aydınların son zamanda artan etkinliğini frenlemek ve tekrar devlete bağlamak ve esasta da dediğimiz gibi, Kürdistan’daki katliamları örtbas etmek, dünya kamuoyunun Kürdistan’a bu katliamlar nedeniyle yoğunlaşacak ilgisini böyle sahte gündemlerle ve gerçekleştirdikleri katliamlarla çarpıtıyorlar.

 

Bütün bunları bir araya getirdiğimizde, ne kadar hainane, karşı-devrimci bir özel savaş yöntemiyle, onun yarattığı bir katliamla karşı karşıya olduğumuzu çarpıcı br biçimde anlamış oluyoruz. Hiç şüphesiz olay daha kapsamlı ele alındığında, bu temel yaklaşımın daha da geliştirilebileceği açıktır. Türkiye’de bu temelde ortaya çıkabilecek her olayı biraz da bu temelde değerlendirmek gerekecektir. Örneğin bir Boyabat gösterileri de önceden ayarlanmış gösterilerdir. Sözde bir sapığa karşı halk ayağa kaldırıldı, ama binlerce sapık vardır toplumda, bunlara karşı en ufacık bir kıpırdanma yok. Gerçekte ise sermayenin kendisi sapıktır, her türlü ahlaksızlığı geliştirmektedir. Bu sapıklık yüceltiliyor. İşte Avrupa’daki bu yakma olaylarında kullanılan o bazı robotlar gibi, böyle bir sapık çıkarılır ve böylece toplum gerçek çelişkiden kopartılarak sahte bir çelişki etrafında galeyana getirilir ve biraz da tatmin edilir ve böylece bir kontrgerilla yöntemine başarı kazandırılmış olur. Bakın, yarın-öbür gün başka yerde de buna benzer katliamlar veya çarpıcı olaylar sahnelenerek, gündem özel savaş tarafından götürülmek istenecektir. Burada önemli olan, temel meseleleri dikkatle değerlendirmek, temel görevlerden bir an bile uzak düşmemek, sürekli düzene karşı, devrimin safında gerçekçi ve yerinde başarılı çabalar içinde bulunmak, ısrarla bunu takip etmektir.

 

Tüm olaylar planlı-programlı bir temelde gerçekleştirilmektedir sonucuna gidebilir miyiz?

 

Öcalan: Evet bir Aziz Nesin bile “Devlet bunu yaptı” diyor. Yani zor da olsa gerçeği görebiliyor, yoksa yarım gün sonra polisin oraya gitmesi anlaşılır değildir. İstenilse, kuş uçurtulmaz oralarda, her türlü tedbir alınabilinirdi. Ama önemli olan, devlet için ve yeni kurulan hükümet için çok önemli bir yapay gündem oluşturmaktır. Dikkatleri çok kritik sorunlardan çekmektir. İşte Kürdistan’daki katliamlardan dikkatleri uzaklaştırmaktır. Ki halkımız, Avrupa’da da büyük bir hamle başlatmıştı, ondan da dikkatleri çekmektir. Amaç, bütün bunları hükümetin kuruluşu etrafında kenetlendirip, ona çıkış yaptırmaktı; olan budur.

 

Tabii özel savaşın diğer uygulamaları da vardır. Güney’deki güçleri tekrar bize karşı diktirmeye çalıştı. Yine Demirel Suriye’ye, İran’a heyetler yolladı. Mektup yollayarak, PKK’ye karşıt bir hava yaratmak istiyor. Diğer özel savaş yöntemlerinin kullanılması devam ediyor. Vahşi uygulamalar, şovenist gösteriler yaptırılmakta, çeşitli ülkelerde çeşitli şekillerde gündem saptırmalar sürdürülüyor. Fakat en önemlisi de Sivas katliamıyla gerçekler en kötü şekilde kullanılmak istenmiştir. Oradaki Alevilik, Pir Sultan, Kürtlük, aslında devrimcidir. Alevilerle Kürtler özdeştir, yine solculuk da özdeştir. Pir Sultan da aslında direnişçi bir kişiliktir. Ama öyle kötü sunuldu ki, hem azınlığa düşürüldü, hem de direnememe noktasına getirildi. Aslında PKK, Pir Sultan’ı, Aleviliği, Kürtlüğü, solculuğu kendi somutunda kaynaştırıp ve Türk demokratlarıyla da anlamlı bir birlikteliği geliştirip, devrimci potansiyeli orada da hayata geçirmek ve egemen kılmak durumundadır. Ve hızla gelişecek olan da budur. Ama saptırılmak istenilen de, boşa çıkarılmak istenilen de budur.

 

Maraş, Malatya ve Sivas Türkiye topraktan İle Kürtlerin sınır olduğu illerdir. Devletin Kürtlerle Türklerin kaynaşarak ortak tavır almasını engelleme çabası olarak da görülebilir mi?

 

Öcalan: Evet, tıpkı Malatya’da 70lerde Hamit Fendoğlu olayıyla devrimciliğin ağır bir darbe yemesi ve 20 yılı aşkındır Malatya’nın gericiliğin, faşistlerin kucağına terk edilmesi gibi. Yine katliamla Maraş’ın bu duruma getirilmesi gibi, Erzurum’un yine benzer bir duruma uğratılması söz konusudur. Tabi ki buralar Kürdistan’ın sınır noktalarıdır. Hassas bölgelerdir, tarihi açıdan nazik yelerdir. Böylece henüz doğru dürüst buraların kendini savunamaz, örgütleyemez durumları da göz önüne getirilerek, mücadelemizin etkileri sınırlandırılmak isteniliyor. Burada faşizm, din maskesi altında örgütlendirilerek hamle yaptırılmak isteniliyor. Yine bu sınır yöreleri aynı zamanda Türk halkıyla birleşilerek, ortak bir anti-faşist cephenin geliştirileceği yerlerdir. Bu, boşa çıkarılmak isteniliyor. Türk demokratlarıyla, hatta olumlu dini çevrelerle, dini devrimci temelde kullanmak isteyenlerle veya böyle değerlendirenlerle geliştirmek istediğimiz İttifaklar vardır. Bu da boşa çıkarılmak isteniliyor. Böyle kapsamlı, amacı olan bir provokasyon söz konusudur. Özce gerçekler bunlardır. Tüm bunlara karşı yapılması gereken devrimci görevler vardır.

 

Solcuların dine yaklaşımlarının da bu olaylara zemin sunduğu sonucuna gidebilir miyiz?

 

Öcalan: Dini gerçekleri doğru, temellerde ortaya koymak, halklarımızın tarihinde dinin anlamı nedir, dinin olumlu içeriği nedir ve günümüzde anti-emperyalist ve anti-faşist temelde halkların hak, adalet, eşitlik ideallerine uygun olarak neleri söyler? Bunlar, günümüzde ne anlamlara gelir? Din bütün halklar için kısaca nasıl bir doğru anlama sahip kılınabilir? Bunu doğru anlamak büyük önem taşıyor. Dini kendi karşı-devrimci emelleri için kullananları doğru tanımak gerekiyor. Kendi iğrenç sınıf çıkarlarını din perdesi altında kim gizlemek istiyor? Bunları görmek gerekiyor. Devletin ve hükümetin bu konuda yaklaşımlarını anlamak ve görmek gerekiyor. Sözde laik olan devlet, aslında dini nasıl kullanıyor? Hem de dinle ilgisi olmadığı halde. Yine laik olmadığı halde laikliği nasıl kullanmak istiyor? Dolayısıyla devlet, hükümet, Kemalizm, laiklik konuları doğru kavranılmalıdır. Devlet hem dini himaye ediyor, hem laikliğe sahip çıkıyor. Hem Kemalizm’e sahip çıkıyor, hem devlet içinde anti-Kemalist çevreler güya yaratılmak isteniliyor. Bütün bunlar demagojidir. Bu demagojik yönleri iyi kavramak gerekiyor. Bunun yanında Aleviliğin tarih boyunca direnişçiliğini, yine Kürt-Alevi iç içeliğini, yine ulusal kurtuluş mücadelemizin bunu en anlamlı biçimde birleştirdiğini çok iyi görmek gerekiyor. Öte yandan ilericiliğin, devrimciliğin, sosyalizmin Kürt-Alevi olgusuyla ancak hayat bulacağını, yaşama geçebileceğini iyi görmek gerekiyor. Bu konuda birlikteliği iyi birleştirerek halkların mücadele birlikteliğine ulaşmak, bu temelde bir gerçekliği ısrarla vurgulamak, hem iyi anlaşılmak ve hem de gerekleri çok iyi yerine getirilmek durumundadır. Bunlar önemli bazı gerçeklerdir.

 

Ayrıca PKK’ye dayatılan katliamların niteliğini asla göz ardı etmemek gerekir. PKK’nin önderlik ettiği ulusal kurtuluş savaşımı, yine Kürdistan’daki büyük altüst oluşu çok iyi değerlendirmek gerekiyor. Bu arada katliamları, Kürdistan’ı boşaltma çabalarını, Ermeni katliamını bile geride bırakan yaklaşımları iyi görmek gerekiyor. Ve bu konuda temel görevleri bir an bile göz ardı etmemek gerekiyor. Sahte demokratlık, laiklik yaklaşımlarını çok iyi görmek gerekiyor. Bu konudaki kavramlara doğru içerik kazandırmak kadar, mücadele içinde sahip oldukları yere göre yaklaşım göstermek gerekiyor. Eğer bütün bu konularda doğrular yakalanır, yanlışlar, demagojiler, her türlü saptırmalar boşa çıkarılırsa, devrimci görevlerimize doğru yaklaşmış oluruz. Ve bu temelde halklarımıza dayatılan provokasyonları, katliamları boşa çıkarmış oluruz. Böylece halklarımızın gündemine eşitliği, öz­ gürlüğü esas alan birliktelikler, devrimci savaşım ve onun zaferi sığdırılmış olur.

 

PKK bu konuda ısrarla doğruların amansız takipçisidir. Sadece kavrayış düzeyinde değil eyleme, örgütlenmeye ve savaşa çekmenin de öncü gücüdür. Şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da bu konudaki görevlerine saptırılamaz, vazgeçilemez, ertelenemez bir biçimde sahip çıkacaktır. Halklarımızın tarih boyunca dini gereklerine, direnişçi özlerine, eşitlik, adalet yanlarına sahip çıkarak, kötü kullanış tarzlarına karşı çıkarak ve bu arada sosyalizmin de, demokratlığın da doğru temsilini yaparak devrimci savaşı, özel savaşa, kontrgerillaya dayatarak şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da sonuç almaya çalışacaktır. Ve yine şimdiye kadar nasıl bütün oyunları boşa çıkarmış ve devrimci çabaları ortama egemen ve başarılı kılmışsa, bundan sonra da aynısını başarıyla yerine getirecektir. Hiçbir provokasyon ve gündemi saptırma girişimi halklarımızın devrim seçeneğini örtbas etmeye, boşa çıkarmaya yetmez. Esas olan devrimdir, halkların eşit ve özgür birlikteliğidir. Ve zafere doğru koşan devrimci savaşımıdır.

 

Sayın Başkan, son olarak Sivas’ta katledilen çoğu demokrat sanatçılar üzerindeki düşüncelerinizi öğrenmek istiyoruz. Devlete muhalif olduklarına göre ve yine devlet tarafından katledildiğini belirttiğinize göre bu sanatçıları şehit olarak değerlendirdiğinizi söyleyebilir miyiz?

 

Öcalan: Tabii. Buna da açıklık getireyim. PKK gerçekliğini yakından bilenler, aslında özel savaşı ve onun her türlü uygulamalarını da anlamakta zorluk çekmezler. Ama tabii bütün aydınlar bunu bilmiyor, kamuoyu özellikle bu konuda bilinçsiz. Bize düşen, partimizin ideolojik-politik çizgisini daha geniş açıklayabilmek, örgütleyebilmek ve halklara mal etmektir. Aydınlara da partimizin ideolojik-politik çizgisini taşırmak, Türkiye halkına da taşırmak büyük bir görevdir. Aslında bu sürece girilmiştir de. Dolayısıyla şovenizme geçit vermemeliyiz, yine aydınların ulusal soruna doğru yaklaşmasına engel çıkartılmasına karşı koymalıyız, onların mücadeleyle birleştirilmesine ağırlık vermeliyiz. Gerçekten katledilenlerin çoğunluğu halk sanatçısıydı ve önemli bir kısmı da Kürt kökenli olup mücadeleye sempati de besliyordu. Onları da mücadelemizin şehitleri olarak anmak, kendilerine sahip çıkmak gerekiyor. Her ne kadar örgütlü mücadele içinde olmasalar da, esas itibariyle yükselen mücadelemizin bir soluğu olmaya adaydılar. Biz bu temelde bunları şehit olarak değerlendiriyoruz. Bunların, büyük bir kısmı halkın dini duygularına, insani gerçekliğine saygılıydılar. Pir Sultan’ın kendisi de Alevi bir önderdir. Zulme karşı, eşitsizliğe karşı başkaldırmıştır. Ve katledilen bu sanatçıların büyük bir kısmı da Pir Sultanla yücelmiştir. Pir Sultanı yücelten sanatçılar, gerçekten halk kahramanlarıdır ve şehadetleri kahramanların şehitlik mertebesindedir, kendilerini saygıyla anıyoruz.

Bunları da inceleyebilirsiniz