Halk tarihimizde ve ulusal kurtuluş mücadelemizde bir kilometre taşı niteliğinde olan Büyük 14 Temmuz Direnişi’nin üzerinden tam 13 yıl geçti. Soluk soluğa yaşanan direnişler ve amansız bir savaşla geçen bir 13 yıl. Her bir anı mücadele ile bezenen, şehit kanlarıyla sulanan koca bir 13 yıl. O gün doğanlar, bugün 13 yaşında ve birer gerilla adayı; yarınlarımızın büyük kurucu adayları…
Bu 13 yılda, çok şey yapıldı, Kürdün yaşamında çok şey değişti, yüzlerce yıldır kazanılamayan değerler kazanıldı. Ulusal imha eşiğinden ulusal iktidarlaşma, ulusal özgürlük eşiğine gelindi. Bir alanda özgürleşmenin meyveleri derlendi. Dolayısıyla bu yılları, diriliş ve özgürleşme yılları olarak değerlendirmek, bir abartma olmayacaktır. Tabii bedelleri de çok ağır oldu; acıları, ıstırapları, trajedileri de az olmadı. Yine bu mücadele sayesinde inkâr, imha ideolojisi ve siyasetiyle, özel savaş uygulamalarıyla cumhuriyet yapılanması, iflasın eşiğine getirildi. Şu anda tarihin en ağır bunalımını ve iflah olmaz çözülüşünü yaşıyor.
Kürt sorunu, çözüm için kendini bölge ve dünya gündemine dayattı. Tarihinin hiçbir döneminde olmadığı düzeyde ve çapta uluslararasılaştı. Eski tecrit çemberleri paramparça edildi. Elbette bunlar az gelişmeler değildir. Bu gelişmeleri 13 yıl önce kaç kişi düşünebilir, hatta hayal edebilirdi? Ama bunlar, başarıldı ve tartışmasız gerçeklerimiz oldu. Tarihsel ve siyasal anlamlara rağmen bütün bu başarılar halkımızın özgürlüğü ve kurtuluşu açısından yeterli değildir. Yapmamız gereken daha çok iş var; asıl bundan sonra yüklenmek, bütün güç ve yetenekleri ayaklandırmak, kaçınılmaz bir zorunluluk oluyor.
Hiç kuşkusuz, çok iyi biliyoruz ki, bugün yakalanan iktidarlaşma aşaması, Kürdün kişiliğinde ve ruhunda yaratılan özgürleşme düzeyi kendiliğinden gerçekleşmedi. Diğer etkenler bir yana, bunda şehitler ve şahadet hareketine doğru yaklaşımın hatırı sayılır bir payı vardır.
Şehitlere doğru bağlanmayanların, onların mesajlarını doğru algılayıp bir mücadele ve yaşam tarzına dönüştürmeyenlerin başarı merdivenlerini tırmanmaları mümkün değildir. Şehitlere doğru yaklaşım aynı zamanda, halk tarihine doğru yaklaşımın da önemli bir göstergesidir. Biliyoruz ki, tarihlerine doğru sahip çıkmayanlar, geleceklerini de doğru kuramazlar. Bu çok açık!
PKK’yi PKK yapan özelliklerin başında, kendi şehitlerine doğru yaklaşması ve onların anılarını bir yaşam ve mücadele gerekçesi yapmasıdır. Şahadet hareketi olan bir partinin başka türlü değerler ve bağlılıklar sistemi, mücadele ve yaşam anlayışı geliştirmesi mümkün olamazdı.
PKK 14 Temmuz ve onun kahraman şehitlerine doğru yaklaştı ve onların manevi komutası altında mücadeleyi bugünkü noktaya taşıdı. Bugün 14 Temmuz’u doğru anlamanın, güncel görevlere militanca yüklenmek olduğu çok iyi biliniyor ve 14 Temmuz şehitlerine bağlılığın da iktidar yürüyüşünü zafere taşımaktan geçtiğine inanıyoruz. İktidarlaşma görevleri dışında bir yaklaşımın 14 Temmuz’u anlamak olduğunu bir kez daha yüksek sesle vurgulamak durumundayız.
Tarih: 14 Temmuz 1982
Yer: Diyarbakır-Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi salonu!
PKK’yi ve PKK savaşçılarını yargılamak için kurulan bu platform, tarihsel bir yargılamaya tanık oluyor. Aslında yargılayanın yargılandığı ve mahkûm edildiği bu zemin, ulusal kurtuluş mücadelesi açısından yaşamsal bir karara sahne oldu.
Herkes pürdikkat! Askeri hâkim tedirgin; hava ağır ve sakin; ortama fırtına öncesi sessizlik hâkim. O günün tarihsel bir gün olacağı sezilmiş gibi bunun heyecanı var tutsakların üstünde. Havasından da belli ki, o gün, diğer mahkeme günlerinden çok farklı bir gün. Baskı, işkence, tehditler, itirafçıların itirafları özgürlük savaşçılarının umurunda değil.
Gözler, M. Hayri DURMUŞ yoldaşın üzerinde; en küçük bir kıpırtısı bile kaçırılmıyor, dikkatle izleniyor, yorumlanıyor, anlam verilmeye çalışılıyor.
Ve o tarihsel an gelip çatıyor. M. Hayri yoldaş, omuzlarındaki ağır sorumlulukla mahkeme kürsüsüne yürüyor. Ağır ağır ama kendinden son derece emin “borçları”ndan bir kısmını ödeme kararlılığının getirdiği kısmi bir rahatlama ile. Tok sesiyle Büyük Ölüm Orucu kararını gerekçeleriyle tarihin tutanaklarına tane tane geçiyor. Tarihin kör tarihini bir daha tersine çevirmeye cesaret edilmiş, karar verilmiştir. Bu halk ölmeyecek; bu halkın özgürlük ve kurtuluş umudu yok edilemeyecek; bir kez daha mezar taşlarımız dikilip üzerine “Kürdistan hayali burada meftundur” diye yazılamayacaktır! Hayri yoldaşın tarihin silinmez hafızasına yazdırdıkları bu kararlılıktan başkası değildir.
Ve artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Tutsaklar, askerler, yargıçlar, hatta mahkeme sıraları, sütunları, tutsakların aşina oldukları “Adalet Mülkün Temelidir” yazısı ve salonun diğer nesneleri.
Duruşma hâkimi söz verdiğine bin bir pişman olmuş gibi şaşkın; tarihin hükmünü bozmanın boş çabası içinde. Fakat buna rağmen büyük direnişçiler karşısında saygısını da gizleyemiyor. Bu, davranışlarında, ses tonunda ve yüz ifadelerinde rahatlıkla okunabiliyor.
Ok yaydan fırlamıştı. Tarih hükmünü icra edecek; kurtuluş umutlarının soldurulmasına izin verilmemiştir. Bağımsızlık gülleri, yüzyıllardır bize kucak açan dağlarda, çok değil iki yıl sonra çiçeklenecek, kervan büyüyerek menziline doğru devam edecekti.
Hayri yoldaşı, enternasyonalist komutan Kemal PİR, Ali ÇİÇEK ve diğerleri izleyecek, aynı gün zindanda Akif YILMAZ ve başka bir arkadaş direnişteki yerlerini alacak.
Çocuklar gibi şen ve başı dik zindana dönen Hayri yoldaş, tarihsel eylemi, bir arkadaşa “Başardık, başardık, başardık” diye duyuracaktı. Peki, başarılan neydi?
1982 bahar ve yaz aylarında, itiraf biçiminde dayatılan ihanet politikası ve uygulaması, doruklarda balayı günlerini yaşıyor. Elbette bu, salt zindanları ve onun içinde işkenceye alınmış tutsakları hedefleyen bir politika değil. Bunun Kürtler için anlamı çok ürkütücü! Bu, Kürdistan ve Kürtler için ulusal imha sürecinin, denilebilir ki, belirleyici bir muharebesi niteliğinde. Bu muharebeyi kazandıklarında gerisini rahatlıkla getirebileceklerini düşünüyorlardı. Kürtleri yeniden mezara gömmek; üstünü betonlayıp mezar taşlarına “Kürdistan hayali burada meftundur” hükmünü kazımak için, öncelikle, 1970’li yılların ortalarında yeşertilen kurtuluş umut ve özlemlerini yok etmeyi hedefliyorlardı. Amaçları buydu; bu vahşi amacın uygulama araçlarında sınırsız bir vahşeti öngöreceği çok açıktı. Öyle yaptılar; işkence ve vahşete sınır tanımadılar. Bunlar biliniyor.
Çağdaş KAWA Mazlum DOĞAN yoldaş, bir kıvılcım ve çağrıydı. Ulusal kurtuluş umudunu korumaya ve büyütmeye bir davetti. Bu çağrı mutlaka yanıtlanmalıydı. Ulusal imha tehlikesi uzakta değil, tam da güncelde ezerek, yoluna devam ediyordu. Bir şeyler yapılmalıydı. Gün, tarihsel bir karar verme ve eylem günüydü.
Böyle kritik tarihi dönemeçler her türlü özveriyi göze alarak, gözü pekçe meydana atılmaya karar vermek ve bunu cesaretle hayata geçirmek, yaşamsal önemdedir. Tarihe, bu tür kararlı çıkışlar, “tarihe önderce müdahale” olarak kaydediliyor.
Büyük 14 Temmuz Direnişi ile ulusal imha sürecine karşı bedenler barikat yapılmıştır. Öncelikle başarılan budur.
İtirafçılaştırma politikası biçimindeki ulusal imha sürecini durdurmak ve boşa çıkarmak; kurtuluş umut ve hayallerini soldurmamak; dahası Mazlum yoldaşın çağrısını bir direniş akımına, yaşam tarzına dönüştürmek çok önemli ve değerli. Başarılan budur.
Açık ki, “Başardık, başardık, başardık” kararlılığı ve sevincinde, özgür bir ülkenin ışıltıları gizliydi. En umutsuz ve karanlık ortamda bu sözler, bir umut patlaması değilse nedir?
İdeolojik, siyasal ve moral olarak, sömürgecilik ve onun ulusal imha siyaseti, zindan muharebesi düzeyinde yenilgiye uğratılmış; sembolik düzeyde de olsa, milim milim ölümsüzlüğün sonsuzluğuna bırakılan bedenlerde zafer kazanılmıştır. Nihai zaferin yolu böylece aydınlatılmıştır. Bundan daha büyük moral ve başarı düşünülebilir mi?
Zindanlar, çağrıyı talimat olarak algılamakta gecikmediler. 14 Temmuz çizgisini zindanın tümüne egemen kıldılar; teslimiyet ve ihaneti yerle bir ettiler. Hayri yoldaşın sözünü ettiği başarının bir başka boyutu da buydu. Zaten çağrıları, esas olarak geride kalanlaraydı; partiye ve tutsaklaraydı. Bu anlamda 14 Temmuz ve şehitlerine gerekli karşılık verilmiş; anılarına bağlılığın anlamı somut pratiğe, ete-kemiğe büründürülmüştür. Ondan sonraki zindan süreci biliniyor. Ancak şu kadarını vurgulamadan geçmek istemiyoruz.
Bugün birçok burjuva yazarı, PKK’nin gelişimi ve büyümesiyle Diyarbakır zindan direnişi arasında doğrudan bir ilişki kuruyor ve bunu her fırsatta dillendiriyor. Onlar, Diyarbakır vahşetinin PKK’yi büyüttüğünü savunuyorlar. Bu yanlış; vahşetin kendisi ulusal direnişi değil, ulusal imhayı dayatıyordu. Vahşete karşı geliştirilen tarihi zindan direnişçiliği elbette ulusal kurtuluş mücadelesinin ülke topraklarında yeniden boy vermesinde çok önemli bir rol oynadı. Bu anlamda gerilla ile zindan direnişçiliği arasında böyle bir bağ bulunuyordu.
PKK 14 Temmuz Direnişi’ne gerekli karşılığı vermeyi bir onur ve kaçınılmaz bir zorunluluk sorunu olarak algılamıştı. 2. Kongre, ülkeye dönüş ve 15 Ağustos Atılımı, bu karşılığın en somut biçimleridir. Aynı zamanda bu, direnişin süreklileştirilmesi, bir yaşam ve mücadele biçimine dönüştürülmesidir. Bu anlatılanlar çok defa yazılıp değerlendirildiği için tekrarlamak istemiyoruz. Bu alt bölümü, Parti Önderliği’nin 1992’de yaptığı bir değerlendirmeden kısa bir aktarma yaparak tamamlamak istiyoruz. Ondan sonra sıra, 14 Temmuz’un güncel anlamına ve kişilik düzleminde verilen mücadeleyle ilgili birkaç çarpıcı derse gelecek.
Parti Önderliği’nin konuyla ilgili değerlendirmesi şöyle: “14 Temmuz direniş kararlılığı başarımızın temelidir ve bu temelde verdiğimiz söz; artık zaferi esas alan, ondan başka hiçbir gidişata şans vermeyen, halkımız tarafından da artık bu dönemde mutlaka öncülüğe doğru yaklaşımda istenen ve kabul edilen bir devrimciliğe yol almaktır.”
14 Temmuz direnişçiliğinin güncel anlamı çok açıktır. Yaşamın her alanında iktidarlaşmak, devrimci demokratik halk iktidarını her düzeyde kurumlaştırmak ve böyle bir dönemin militanı olabilmektir. Anıya bağlılık, şehitlere verilen söz, sorunu böyle kesin koymayı dayatıyor. Dönem böyle karşılanmazsa, çok yönlü ve ağır bir yenilginin güncel bir tehlike olduğu çok iyi biliniyor. 5. Kongre bu gerçeği çok net ve ikirciksiz ortaya koymuştur. Bu konuda Parti Önderliği’nin değerlendirmeleri çok açıktır ve 1995 pratiği bunu doğruluyor. Dönemin görevi ve tehlikeleri şöyle konuluyor: “Günümüzdeki döneme iktidar olasılığı temelinde yaklaşım göstermek gerekiyor. Savaşım, ya iktidar olma, ya da kaybetme keskinliğinde bir savaşım olacaktır. Zafer Kongresi gerçeği, bu temelde ya iktidar olmayı, ya da ağır bir yenilgiye hazır olmak veya PKK’yi hak etmediği reformist bir çizgide, giderek uzlaşan bir yapıya dönüştürme keskinliğini dayatıyor.”
Durum, görevler ve tehlike çok açık konuluyor. 14 Temmuz Direnişi de; ya ulusal imha politikasını boşa çıkarma, bunun için çıplak yürekleri ve bedenleri ortaya koyma, ya da kurtuluş umutlarıyla birlikte tarihin bilinmezliklerine gömülme gibi yaşamsal bir ikilemin kendini dayattığı bir dönemde gelişmişti.
Bugün koşullar çok farklı; ulusal kurtuluş güçleri bir avuç değil, milyonları kucaklayan bir güç niteliğinde. Ulusal imha süreci geride bırakılıp ulusal diriliş sağlanmıştır, ulusal kurtuluş gündeme gelmiştir. Ancak bu, ulusal imha tehlikesini tümden ortadan kaldırdığı anlamına gelmiyor. Eğer ulusal kurtuluş güçleri, kendilerini tekrarlarsa, işte o zaman, “ağır yenilgi”, kendini bütün şiddetiyle dayatır.
Çok iyi biliyoruz ki, Kürtlerin yenilgiye tahammülleri yoktur. Ağır bir yenilgi, sadece yakalanan tarihi iktidar ve kurtuluş fırsatının kaçırılması anlamına gelmez. Aynı zamanda bu, onların “son başkaldırısı” olur. Ve bir daha doğrulmamak üzere tarihin derinliklerine gömüleceklerdir. Bu anlamda çok kritik bir aşamadan geçiliyor. Kazanma, Hayri yoldaşın sözleriyle başarma şansı çok fazla olmasına rağmen, tehlike de az değildir. Bunu, topyekûn özel imha savaşının günlük uygulamalarından bile çıkarmak zor olmasa gerek.
Mademki, yaşamın dayattığı ikilem çok kesin ve acımasızdır; mademki, Kürtlerin herhangi bir yenilgiye zerre kadar bir tahammülleri yoksa kendileri için başarmak ve kazanmak tek bir seçenektir. O halde ne yapılmalıdır? Bu noktada yurtseverliğin güncel anlamı nedir? 14 Temmuz şehitlerinin manevi komutası neyi emrediyor?
Elbette dönemin dayattığı yanıt ortadadır; iktidar olmak, iktidara güç yetirmek, iktidarlaşma döneminin militanı olmak. Bunu ruhta, kişilikte ve pratik mücadelede bütün derinliğiyle yaşamak! Güncel görev budur. Bu, biraz daha açılabilir.
Bir: Dönemi, dönemin görev ve sorumluluklarını; bunların başarılması durumunda ortaya çıkabilecek olası tehlikeleri ve diğer tehditleri doğru ve çok iyi kavramak, anlam ve önemini bilmek, bunu kişiliğin ve ruhun derinliklerine yedirmek bir zorunluluktur.
İki: Bu, kişiliğin bütün öğeleriyle yeni döneme uyarlanmasını dayatıyor. Yani kişilikleri, her yönüyle iktidar kuruculuğuna güç yetirecek bir nitelik ve düzeye getirmek gerekiyor. Sürekli, yoğun ve sonuç alıcı bir kişilik savaşımı, güçlenmenin ve dönemin militanı olmanın ön koşulu olmaktadır.
Üç: Doğal olarak iktidarlaşmaya denk ve ona uygun kurumlaşma. İç düzenleme, resmiyet, ciddiyet; yaşam ve çalışma tarzı bu dönemin diğer bir zorunluluğu oluyor.
Dört: Sorun, salt kişilik ve içyapıyla ilgili çalışma ve düzeltmelerle bitmiyor. Bir de bunun “dış” boyutu var. Gerçi, bunlar iç içedir. Ancak bu dış cephede kazandırıcı ve iktidarlaştırıcı savaşım tarzı tutturulmazsa, iç cephedeki savaşım neye yarar ki? İkisi birbirine bağlı, biri olmadan diğeri olmaz. Ama egemen olmak, başka egemenlikleri tasfiye etmekten geçiyor. Bu da, iktidar yasasının en basit kuralıdır.
Çekilen acılar, dökülen kanlar, yaratılan değerler böyle görkemli hedefleri zapt etmekle anlamını bulur.
Yoksa “ağır yenilgi”, Kürtler için gerçekten her şeyin sonu olabilir.
Bu noktada yurtseverliğin, dirilişi kurtuluşla tamamlamaktan başka bir şey olmadığı gerçeğini çok iyi kavramak durumundayız.
Uzlaştırıcı ve reformist çizginin, ulusal ve uluslararası düzlemdeki güç ve beslenme kaynaklarının neler olduğunu biliyoruz. AB ve ABD emperyalistlerinin Kürt politikaları hiçbirimiz için sır değildir.
PKK ve Parti Önderliği’ne içte ve dışta “alternatif” oluşturma çabalarını da biliyoruz. Mücadele saflarına akan orta ve küçük-burjuva kesimlerin ve onların ideolojik-politik etkilerini, bunun öncü saflarına yansıyan “orta-parti” unsurlarını da biliyoruz.
Yorgunların, ne olursa olsun barışa yatanların, kişisel ve grupsal çıkarları için birkaç kırıntıya yatmaya hazır unsurların varlığı; kaydedilmesi gereken diğer bir noktadır. İlkel milliyetçi ve işbirlikçi eğilim ve etkilerini de ayrıca hesaba katmamız gerekiyor. Bütün bu olgu ve eğilimleri birlikte değerlendirdiğimizde, “orta-sınıf partisi” ve giderek kontra parti tehlikesi, bu dönemde de dikkatle izlenmesi gereken bir olgudur.
Buradan çıkan sonuç çok açıktır: Saflardaki ve kişiliklerdeki iç mücadeleyi derinleştirmek ve sonuç alıcı bir tarz sürdürmek!
Bu bağlamda başka bir noktaya vurgu yapmak, sözü zindanlara getirmek istiyoruz. 14 Temmuz direnişçiliğini anlatırken zindanlara dokunmamak doğru olmaz. Yukarıda sayılan bu eğilim ve öğelerle etkileşim içinde olan zindan gerçekliğinin, “orta-sınıf partisini” besleyen bir kaynak olduğunu önemle vurgulamamız gerekiyor. Rehabilitasyon ve baskı politikasının yarattığı kişilik bozulmaları, “ille de çözüm” gibi uzlaşıcı eğilimler, yorgunluk, gizli tövbekarlık, aşılamayan ve dönüştürülemeyen eski kişilik yapıları; bu olguların etkilediği sahte yaşam hayalleri, liberalizm ve burjuva demokratizmi gibi ideolojik saptırmalar; bütün bunlar ve daha sayabileceğimiz etkenler vardır. Bütün bunlar 14 Temmuz direniş çizgisi, yani önderlik çizgisi karşısında ciddi bir tehdidi anlatıyor. Bu öğe ve etkenler uzlaşıcı, reformist “orta-sınıf partisi”nin güçlü beslenme kaynakları oluyor.
Unutulmasın ki, 1991’de ortaya çıkan Şener provokasyonu, büyük ölçüde zindanlardaki saptırılmışlıktan, parti dışılıktan ve yukarıda sayılan etkenlerden güç alıyordu. Şöyle de denilebilir: Şener provokasyonu, zindanda uç veren bütün olumsuzlukların, sapmalı durumların bileşkesiydi. Özel savaşla bağlantılı ve zindana dayalı bu provokasyonun PKK için nasıl bir tehdit oluşturduğunu biliyoruz.
Dolayısıyla gelinen aşamada bu zeminde “orta sınıf partisi” ve kontra-parti eğilim ve pratiklerine fırsat vermemek için döneme tam anlamıyla yüklenmek bir zorunluluk oluyor. Elbette 14 Temmuz direnişçilerinin öğrencileri, anıya bağlı kalmanın bir gereği olarak, ufuklarını iktidara dikecek, yüreklerini duvarların ötesine taşıyacak ve en azından bir gerilla komutanının reflekslerine ve coşkusuna sahip olacaklardır.
M. Hayri DURMUŞ yoldaş, tarihi kararı açıklamak için kürsüye yürürken iç hesaplaşmasını, vicdan muhasebesini tamamlamıştı. Vardığı sonuç çok önemli ve sorumlu devrimciliğin ne olduğunu vurguluyordu. Yüklendiği görevleri tam yapamamanın hesabını şu sözcüklerle özetliyordu: “Mezar taşıma borçlu yazın!”
Gerçekten eşi az bulunur bir sorumluluk ve alçakgönüllülük örneği.
Düşünün, tarihsel bir karara, kahramanca bir eyleme imzasını atarken bile Hayri yoldaş, son derece mütevazıdır. Bu tarihi anda bile iç hesaplaşmayı; öncüye, halka ve tarihe hesap vermeyi, iç mücadelenin sürekliliğini elden bırakmıyor. Ne kadar büyük ve soylu bir davranış!
Bu mesajın anlamını çok iyi özümsemek ve kişiliklerin bir parçası haline getirmek gerekiyor. Sorunu, “kişisel bir tavır” olarak algılamak, yapılabilecek en büyük kötülüktür. En azından mesajın iki boyutu var: Bir: Geride kalanlara “yürüyüşü tamamlama” direktifidir bu. İki: Özeleştirel yaklaşım, kişilik çözümlemelerini büyük bir alçakgönüllülük ve sorumlulukla ele alma ve bir yaşam tarzına dönüştürme dersi.
Aynı zamanda “geride kalanlara” büyük bir güven, başaracaklarına kesin bir inanç var.
Evet, öncü de, büyük direniş şehitlerinin güven ve inancını boşa çıkarmadı. Tersine bunu, kendisine bir yaşam, onur ve mücadele ilkesi yaptı. Bunun pratik gerçekleşme süreci biliniyor.
Sonuçta, 14 Temmuz’u güncelde yaşamak ve yaşatmak demek, “başarıyı” esas alan bir tarz ve temponun sahibi olmak demektir. İktidar savaşımları çok kritiktir. Oynamayı değil, çok büyük bir duyarlılık ve sorumluluk, mutlak kararlılık ve kesin sonuna kadar yürümeyi dayatıyor!
Bunun için iç ve dış mücadeleyi iç içe ve çok boyutlu bir biçimde sürdürmek bir zorunluluktur.
14 Temmuz’un günceldeki anlamı, kısacası, kazandıran önderlik tarzını yaşamın ve mücadelenin her anına ve boyutuna egemen kılmaktır. Bundan başka bir yaklaşımın başta 14 Temmuz şehitleri olmak üzere, tüm devrim şehitlerine saygısızlık anlamına geleceğini bir kez daha tekrarlamak durumundayız.
